21 Kas 2013

Frances Ha

Yalnız, sempatik ve çaresiz karakterler, film ve seyirci arasında oldukça kuvvetli bir bağ oluşturuyorlar; takdir, imrenme ve empati el ele verip karakteri unutulmazlar arasına sokuyor. Frances Ha, karakterinin -tuhaflıklardan da beslenerek daha da güçlenen- sempatikliği, akıcı ve gerçekçi diyalogların hemen hemen her sahnede kendi içinde oluşturduğu dönüşler ile sahneleri birbirlerine boşluksuz bağlamaları ve karakterin siyah beyaz Amerika sokaklarıyla birleşerek ister istemez verdiği o tanıdık Woody Allen hissiyatıyla harika bir dünya oluşturuyor. Greta Gerwig, Frances Ha ile bütünleşerek, oyunculuk bağlamında neredeyse yeni bir güzellik tanımı yapıyor.

İlginç bir nokta, Frances'in 'undateable' olmasının 'özdeşleşilebilir' olmakla doğru orantılı olması; bu özelliği olmadığında, muhtemelen Frances ile özellikle bağ kuracak yoldaşları, tıpkı bir dosta karşı içten içe barındırılan duygular gibi, kıskançlıkla yoğrulmuş eleştirel bir hissiyat ile karakterle arasındaki bağın gücünün azaldığını hissedecekti. Arkadaşlarının 'başarı'larıyla, ilişkileriyle, kendilerinden uzaklaşmalarıyla ister istemez mutsuzluğa kapılan insanların (bugün ile yoğrulmuş her normal insanın) en iyi dostu muhtemelen Frances Ha olurdu.

Noah Baumbach, 2012

7 Kas 2013

Blancanieves

Bir yandan boğa katili bir matadora sempati duyarken, diğer yandan bir horozun tabağa konulması üzerinden karşıt karaktere antipati büyütebiliriz; sinema bu. Ustalara yaklaştırılan, sade, basit ancak etkili. 'İspanya'nın The Artist'e cevabı', prensi cüce kılıp ana karakterlerini bir bir öldürerek Pamuk Prenses'e gereken trajik sonu veriyor. Karakterler değişiyor, ancak son değişmiyor ve kötü her zaman kazanırken bu kez kendi de öykü evrenine veda ediyor.

Pablo Berger, 2012

3 Kas 2013

Chained (2012)

Chained ideolojik kaygıları uğruna inandırıcılığından feragat ediyor ancak bu sayede daha kuvvetli bir önerme ediniyor. Tonuna rağmen şiddetin pornografisine adım dahi atmazken iyimser bakışını da koruyor:

Evet, kadın mesul de olsa masum da olsa, doğumundan itibaren suçlu konumundadır ve her halükarda erkek travmalarının tazmin hedefidir; aile babanın nevrozlarını yönelttiği bir yatıştırma evidir ve kadın nesneleştirilerek hayatını heba ederken, çocuk zincire vurulur. Fakat sıradaki nesil, çocuk, benzer tecrübelerine rağmen -en azından kendi evine ve ailesine kapanana kadar- kurban seçmeyi bırakacak ve bu ritmik kalıba bir son verecektir.

29 Eki 2013

Prince Avalanche

Prince Avalanche kimselerin uğramadığı yolların düz ve rutin çizgilerini çizmekle yükümlü iki yalnız adamın sevgiye ihtiyaçları üzerine kurulu, içe kapanık ve iyimserlikten uzak, tüm dönüm noktalarını geçmişte bırakmış bir film. Yine de, Explosions in the Sky'ın hüznün içinde barındırmaya devam ettiği minimalist sevecenlik gibi, canlı renklerinden ve sempati anlarından arınmamış bir hikâye.

Klasik olarak, Prince Avalanche iyi bir film değil. Çatışması somut bir karşılık bulamıyor, sevgi ümitsizliğini anlatıya daha çok diyaloglarla aktarıyor, Explosions in the Sky'a sırtını çok sık dayıyor... Ancak çoktan kaybedilmiş umutların da yeni aksiyonlara girişecek hâli kalmıyor zaten.

21 Eki 2013

Yeraltındaki Sahte Güneş: Sanat Pornografisi

Art Porn, X-Art, SexArt... Sanat pornografisi; pornografi sanatı değil. Sorgulanma nedenini, sanat nitelemesiyle kendiliğinden ortaya koyan bir alt tür. ABD’de iyiden iyiye yükselen ve artık birden fazla şirketin üretim paletinin en özenli kısmına yerleştirilen bu alt türün hedef kitle cinsiyetleri arasındaki oranın diğer alt türlere nazaran kadın tarafına daha çok puan verdiği açık; beden teşhirleme arzusu Fashion TV’den filizlenmiş, çekingenliklerinin önünü tanımı belirsiz bir estetik anlayışıyla perdelemiş ve içinde büyüyen feminizm kırıntılarını çürütmek adına erkek oyuncu seçimlerinin 'estetikliğine' ve kadın bedenini aşağılatan aksiyonlardan arındırılmış düzenlemelere sığınan bir kadın kitle. Erkeğin kadın cinsel organı ile ilgilenme süresine kadının erkek cinsel organı ile tek taraflı olarak ilgilenme süresinden daha uzun bir aralık ayıran, genellikle porno filmlerin doruk noktasını oluşturan erkek boşalmasını kadının yüzünü ve/veya ağzını nesne edinmekten kaçınarak genel kadın kitlenin rahatsızlığının önüne geçen veya doruk noktayı doğrudan kadının tatminine kaydırarak hedefini tamamen gösteren, ‘porno değil sanat yapıyoruz’ gizli önermesi taşıyacak şekilde sinematograf ismini ön plâna çıkaran bu filmler, olayın özüne bakıldığında, alışıldık ataerkil bir porno filmden çok daha ‘üç kağıtçı’ bir kıyafete bürünüyorlar.

Pornografi, bir yeraltı türü olmasının nedeni olarak, genel toplum düzeyinde yüzeye çıkarılmayan arzuların doyurulmasını özdeşleşme ve göz-beyin teması ile sağlayan, doğası gereği son derece bireysel olmak durumunda olan, somutlaşmış cinsel eylemlerin aksine en samimi arkadaşlık ortamlarında dahi tercih bahislerinin geçirilmediği ‘kirli’ bir tür. Toplum yapısının hem lider hem ağır sorumlu kıldığı aile reisleri ve vârislerinin bodrum katında tuttukları, içlerine yerleşmiş arınılması güç saplantıları yatıştırdıkları nitelikli bir oyuncak. Bu oyuncak, her film gibi, kuvvetini içeriğinin yaklaşımını biçimiyle destekleyerek alır; bu yüzdendir ki tüm sektörel genişlemelere ve seri üretime rağmen en yüksek talebini amatör kulvardan alır. Bunun bir sonucu olarak profesyonel şirketler senaryolarına mümkün olduğunca amatör ögeler yerleştirir; sokakta para ile tavlanan kızlar, seçmelerde acemi hevesleriyle temsilci ile birlikte olan kızlar, üniversite yurtlarında kendi aralarında filmler üreten gençler, partilerine ‘dancing bear’ çağıran orta yaşlı umutsuz ev kadınları… Her ne kadar hedef kitlesi kaydırılmış olursa olsun ve icra ettikleri sonucunda kitle edinmede başarı kazanmış olursa olsun, içerik ile ilişkisi olmayacak şekilde yumuşak, güneşli sinematografi ve beyaz dekorlar ile desteklenmiş ve arkasına düşük tempolu duygusal tema müzikleri döşenmiş bir porno filmi, neticede sanat pornosu değil tıpkı diğer türdeşleri gibi bir porno filmidir ve sanat niteliğine ancak onlarla birlikte, farklı yaklaşımların ikisini bir tutarak ortaya koyacağı önermeler neticesinde kavuşabilir.

18 Eki 2013

Thérèse Desqueyroux

'Fazla düşünme' kusurunun önüne geçmek için, daha da varlıklı olmak üzere bir mantık evliliği yapan Thérèse Desqueyroux, buna rağmen fazla düşünmeye devam eder ve kendisinin aksine, toplumsal engellere rağmen aşkını kovalayan çocukluk arkadaşının yaptığı seçimin 'fazla düşünme' kusurunu örtme konusunda daha doğru bir tercih olduğu gerçeğinin üzerinde yarattığı yaşamamışlık kompleksi yüzünden, çocuğunu kaybetmek uğruna kocasını öldürmeye çalışır.

Therese Desqueyroux kocasını öldürmeye çalışma gerekçesi olarak tüm arsalara sahip olma idealini gösterse de yalan söylediğini biliyoruz; fakat film Desqueyroux'nun kendinde eksik gördüğü kusuru çevreli bir şekilde göstermekte eksik kalınca, bu özyıkımcı, kendini dahi öyküden soyutlaştırabilecek kadar gerçekçilikten uzak yaşlılıkta bir dış görünüme sahip kendine-femme fatale kadın da sempati eksenimizden çok uzaklara düşüyor.

9 Eki 2013

Sabit Kanca

Sabit Kanca iyi bir film olmak için en ufak bir girişimde dahi bulunmuyor belki, ancak ana karakterinin hatlarıyla daha önce Yeşilçam'ın referanslarla değil ancak ruhuyla yakaladığı ve bugünlerde alternatif televizyon dizileri ve bazı sosyal medya karakterlerinin yansıttıkları kimliklerle örtüşen bir akıma dahil oluveriyor. Yalayıp yutmuş esnaf tabanlı, orta sınıfın bilişsel Clark Kent'leri. Damarından ataerkil ve bunu esprileriyle filme aktarmakta çekincesiz Sabit Kanca, para ödülünü mevzubahis etmediği yarışmaya sadece popüler ve genel kültür veritabanı olmuş beyninin tatmin olması için katılıyor. Para ile işi yok, 'sebat etmiyor', stüdyo dairede çok sevdiği köpeğiyle yaşıyor ve kadını bir et parçası olarak değil Hande olarak görüyor. Fallik esprileri belki havalarda uçuşturuyor ancak bu şahsına has üretimler olarak değil, beynine empoze edilmiş kültürün kalıntısı olarak 'akıyor'.

8 Eki 2013

Breaking Bad

Televizyon dizilerinin süreleri ve karakter yelpazeleri nedeniyle birbirinden kısmen de olsa ayrı işleyen öykü dizilerinin örülmesinden oluşması, tüm aksiyonu tek bir çizgide bütünlüğe kavuşmuş sinema filmlerine nazaran daha hafif tonlu ve dağınık oluşu, sinemanın televizyon üzerinde statüsel bir üstünlük kurmasına neden oluyordu. Bu resim belli network'lerin önderliğinde televizyonun içerik bağlamında cesurlaşması, kendini daha fazla ciddiye alması ve yazar-yaratıcıların başarılarıyla değişmeye başlasa da, sinemanın saflık (her bir sahnenin önem taşıması) ve bütünlük yüzdesine şimdiye dek en çok yaklaşan yapımlardan biri Breaking Bad olmalı. Ana hattan kısmen uzaklaşmış yan öykülerinin doruğa bu kadar doğrudan hizmet etmesi, taraf değiştiren birçok yönetmeni doğrular şekilde televizyonun artık sinemanın statüsüne yaklaştığını gösteriyor. Geniş karakter yelpazesinin aralarındaki aksiyon-reaksiyonlar yerine bir merkez karakter ve o merkez karakterin öyküsünü şekillendirecek bir grup yan karakterin, sahip olunan sürede derinlemesine incelenmesine yönelinmesi ve bunun sıkı zanaat (teknik) ile desteklenmesi, sinemanın televizyon karşısındaki en önemli kozunun da değerini elinden alıyor. Artık seyirci ile hem uzun hem sağlam bir ilişki kurulabilir, zamanın sihirli katkısıyla duygu ve düşüncelere daha nitelikli hitap edilebilir ve daha sıkı deneyimlere yelken açılabilir.

Breaking Bad karakterini hayatlarımıza yerleştirmek ve onun yoldan çıkışını makul hâle getirmek için gereken her şeyin fazlasını yerleştirmişti; imkânları kısıtlı bir oğlan, kendisini erkeklik boyutunda ciddiye almayan bir bacanak, karakterin kendisini ciddiye almayı başaramadığı bir meslek, mecburen icra ettiği ucuz yan işinde kendisini aşağılayan bir patron ve en önemlisi, ortaklarıyla geçmişini oluşturan; aşk, kendini gerçekleştirme ve ekonomi boyutlarında bir hüsrana yol açmış bir arka plân. Ve karakterin kaybedecek hiçbir şeyi olmaması için, kanser.

Seyircinin baştan beri bildiği fakat ana karakter tarafından ısrarla satılan 'ailem için yapıyorum' mazeretinin karakter tarafından final bölümünde reddedilmesi, beş sezonu bütünleştiriyor ve karakterin içsel yolculuğuna da noktayı koyuyor. Sahip olmakla yetindiği hayat ile kendini gerçekleştirememiş ve egosunun taleplerini yerine getirememiş Walter White'ın ölümle yüz yüze gelmesinin ardından soluğu alacağı yer, elbette bilinçaltı görevi gören ve hakiki kendisini arayıp bulacağı yer olan çöl. Walt yolculuğunun en önemli desteklerini bu arka bahçeden alır ve destekçisi de elbette hakiki kendisini temsil etmeyen hayatında önemli bir yer almayan eski bir öğrencisi olur.

Breaking Bad'in kusurları yok değildi. Yine televizyonun sinemaya meydan okumaları olan bazı dizilerin şiirselliğine yaklaşmıyor, zaman zaman birleştirdiği noktaların inandırıcılığını tam olarak sağlayamıyor ve sezon boyu bölüm başlarına yerleştirdiği ekimleri sezon sonunda zayıf biçmelerle karşılayarak güveni düşürüyordu. Ancak çok iyi yaptığı bir şey vardı; ana hikayeden uzaklaşmamak. Walter White ile özdeşleşmemizi sağlayan mağduriyetler, kusurlar ve hesaplaşmalar belli aralıklarla yeniden hatırlatılıyor ve eğrinin inip çıktığı seviye her sezon, daima daha yukarıya tırmanıyor ve nihai doruğu da daha yukarıya itiyordu. Beşinci sezonun ilk yarısı -bir yazarın elinden çıkmış olmanın cilvesi: bir roman aracılığıyla- bacanağın gerçeğin farkına varmasıyla sona ermesi zaten dizinin son perdesinin müthiş bir popülariteye ulaşacağına bir işaretti ve ana çizgisini sağlam ve duru kurmasının sağladığı güven ortadaydı: Birçok seyirci Dexter ile fiyaskonun tadını henüz almışken, kimse Breaking Bad'den sönük bir final beklemiyordu.

Beş sezonun sağladığı duygusal bağ ve yolculuğun verdiği deneyim, akla gelebilecek her türlü hatanın sorgulanmasının önüne geçti. Sıradan bir adamın yapabilecekleri bu kadar makul şekilde deneyimlenirken kimse bu Macbeth'in cadılarının gerçekçiliğini sorgulamazdı. Her ne kadar Breaking Bad, Walt'un eylemlerinin ardındaki esas sebebi bildiğini göstermesi ve meth aletleri arasında -kendi silahıyla da olsa- gülümseyerek ölmesi ile bir trajedi olmaktan sıyrılmış olsa da.

28 Eyl 2013

Spring Breakers

Sahnelerden öte, sahnelerin görevini üstlenen imge halkalarının ayrı ayrı ufak gruplar oluşturarak birleşmesi ile bütünleşiyor Spring Breakers. Her bir halka çoğunlukla gençlik sıkıntısı, uyuşturucu, cinsellik ve şiddetten bir veya birkaç parça taşırken öyküyü bir adım öteye götürecek elementi, ve bir plan da foreshadowing ögesi taşıyor.

Adı ve tutumuyla gruptaki diğer gençlerden ayrı bir konuma sahip ve merkez karakter olmaya bir adım daha yakın Faith'in film ortasında geri adım atarak macerayı terk etmesi, filmin başından beri yükselen, gerçekliğin bunaltıcılığından dolayı uyuşturucuya ve şiddete yönelmiş ergenlerin cezalandırılması beklentisini doruğa çıkarıyor. Ancak ceza, genç kızlara değil, sömüren (kazanan) ve sömürülenlerin oluşturduğu düzende kızlara eğilimlerine yönelten sömürenler oluyor. Genç kızlar 'gerçek' hayatlarına, istedikleri her şeyi elde ederek ve üstüne üstlük son raddede bu arzularına dolaylı olarak neden olan erkekleri alt ederek dönüyorlar. Yara alarak acı çeken kızlar maceradan ayrılırken, geride kalanlar kasıtlıca duygusuz yansıtılmış erk-güdümlü-robotlar olarak, perde karşısına oturmuş onların cezalandırılmasını bekleyen bakışları kendi kahramanvâri aksiyonlarıyla ters köşeye yatırıyorlar.

Seçimler, imgelerden taşan ataerkillik eleştirilerine rağmen, filmi muhafazakar bir tutum sahibi olmaktan uzaklaştırıyor. Film genç kızları kabahatli ancak mazeretli, eğlenen mağdurlar olarak ele alırken penis yerinegeçeni silah, penis yerinegeçeni içki şişesi, penis yerinegeçeni içki borusu, penis (iktidar) sembolü para... görsellerini sık sık gözümüze sokuyor ve suçlu olarak erkliği işaret ediyor. Yine de, az da olsa üstü kapalı anlatımın ufak bir itirafı olarak, Harmony Korine filmi çocuklarına izletmeyeceğini söylüyor.

13 Eyl 2013

Post Tenebras Lux

Felsefi, duyarlı-sanatsal, talepkâr ve bir şekilde sosyolojiye pay çıkarıcı. Carlos Reygadas'ın anlatı yapısı ve sinematografi seçimleriyle fazlasıyla cesaret gösteren eseri Post Tenebras Lux, bilinirden gidelim, post-Tree-of-Life'vâri bir yaklaşımla sinemayı sözde anlatı sınırlamalarının ötesine taşıyor. Aile bireylerinin ve onlara temas eden karakterlerin bakış açılarını sınırsızca ele alıp, zaman ile usun kesişimini sınırlarından bükmeyi görsel olarak başarmasıyla henüz orta dönüm noktasına adım atmadan özgünleşen film, ağırbaşlı doruk noktasına rağmen karakterlerine 'bahşettiği' yıkım ile sadık seyircilerini bir nevi ödüllendiriyor. Yönetmenin fikirleri cesur dokunuşlarla iletilirken, yıkımların sebebi, dokunuşların ardından üzerine hiçbir diyalog ve açıklamaya ihtiyaç duymayan sessiz sahnelerden sızıyor.

Carlos Reygadas, 2012

Ancak fikirleri ve söylenenleri belirlemek, net çözümleri sunulmamış bir bulmacanın çözümünden tatmin edinme ihtiyacındakiler için; Reygadas'ın muhtemelen fazlasıyla kişisel deneyimlerinden de rüzgarlar içeren parçaların birleşimi, söylemlerin ötesinde bir hisle birlikte geliyor. Ruhani bir yaklaşım, bazen rehberlik sağlayabilir: 'Anlamak zorunda değilsin; hislerin seni karanlıktan aydınlığa taşıyacak.' Film izleyicisinin zihnine ikinci sahnesi dışında hiçbir zaman aydınlık yansıtmamış olsa da.

11 Eyl 2013

Jagten

Bazı filmler ders gibidir.

Jagten karakteriyle fazlasıyla özdeşleşmemizi göz göre göre sağlarken, öfke dolu çaresizlik hissinden uzaklaşmamıza neden olacak tek bir kılçık barındırmaksızın beynimizi sıkı sıkı boğuyor ve bir daha da serbest bırakmıyor: Çırpınışa benzer ufak agresifliklerle katarsis kırıntıları edinirken, rahatlamaya kavuşulan bir çözüme asla varamıyoruz. Nefes aldıran çözüm, aynı zamanda hayat boyu izinden kurtulunamayacak bir tekinsizliğin de sinsi temsilcisi.

Thomas Vinterberg, 2012

 Filmin isim babası olan benzetmesi, filmin mevzubahis edilebilecek tek eksikliğini de açığa çıkarıyor: Zamandan ve mekândan bağımsızlaşmış bir ava girişen ve en ufak bir kurban adayını dahi kaçırmayacak kadar keskin gözlü toplumun, av ihtiyacının nedeni.

4 Eyl 2013

Disconnect (2012)

Bağlantısız karakter gruplarını internetin getirdiği ufak elementlerin tuzağına düşürmeye koyulduğunda bizim diyarımıza özgü tuhaf bir dış dünya paranoyasına kapıldığı endişesi yaşatan Disconnect, adına rağmen, önermesini bağ koparmaktan öte yakın olunan kişilerle kurulmuş bağları onarmanın üzerine oturtarak, kendi kendine kurmak üzere olduğu tuzaktan sıyrılıyor. Kamu spotu kıvamına varmaya ramak kalacak derecede fazlaca dallanan öykü yapısına rağmen bütünlüğünü önermesinin birleştirici öğütleriyle büyük ölçüde korusa da, bazı kılçıklarından arınamıyor film: 'Ahlâken' aykırı bir evde kurban olarak konumlandırdığı Kyle'ı son perdede gazeteci karaktere karşıt ve karşıtlığıyla haklı konumlandırır ve gazeteciye karşı aldığı tavrın arkasını yeteri kadar kurcalayamazken, diğer grupların da tonunu gri seçmesine rağmen bu hedef göstermeyen tutumunun ardında griliğin arka plânını verecek derinlikleri sağlayamıyor. Oğluna ilgisiz babanın griliğinin karanlık taraflarına yeteri kadar hakim olamazken, eşini kaybetmiş polisin profesyonel yaşamındaki özdeşleşilmesi kolay karakterine rağmen ev hayatında oğluna yönelttiği öfkesinin dayanağını inandırıcı bulmakta güçlük çekiyor, çocuğunu kaybetmiş bir adamın eşine karşı duyduğu ilgisizliğin kredi kartı bilgilerinin çalınması yoluyla dolandırılmaya yol açacağı neden sonuç ilişkisinin bir hakikat kalıbına oturtulmasınıysa ister istemez gülünç buluyorum.

Boşluklara yer kalmayacaksa, tek ve yeterli bir öyküyü, kendine güvenerek işe koyulmuş bir sünger formunda anlatmak daha etkili olabilir. (Mesele de zaten kamu üzerinde etki yaratmakmış gibi görünüyor.)

24 Ağu 2013

Tepenin Ardı

Önceki yerli minimal örneklerden yalınlığının kendini beğenmişlikten uzak kural sadakati ve basit ancak etkili ulusal alegorisiyle ayrılan Tepenin Ardı, genç minimalistlerin sık sık düştüğü aksiyon yoksunluğuna kapılmaksızın öyküyü alegorisinin sınırları içerisinde çatır çatır kırdığı gibi, kamerasını asla şiddeti gözetleten bir araca dönüştürmüyor ve mücadelelerin eksik kalmadığı toplumunun ‘dışarıdaki’ paranoyasına ustaca açıklık getiriyor. Tepenin ardındakilerden yalnızca, arka plân öykülerine daha keskin işaretler dilenebilirdi.

22 Ağu 2013

Sightseers (2012)

Riskli ve cesur senaryo seçimleriyle yeni kuşak İngiliz yönetmenler arasında özel bir yer kazanan Ben Wheatley’in Britanya’nın farklı ekonomik sınıftan katillerine kafa yoruşu sürüyor. Down Terrace ile doğaçlama gelişmiş aile boyu cinayet ve Kill List ile girilen bir kiralık katilin kaygı ve tekinsizlik dolu fantezi evreninin ardından, Sightseers yeniden olağanlaştırılmış ve uç nokta psikolojilerden arındırılmış cinayetlerin ironik bir estetikle sunuluşunu alışılmış bir öykü yapısına oturtuyor. Tuhaf mesleklere ve alışılmış sevgililerin-yol arkadaşlarının aksine çekici olmayan özelliklere sahip Chris ve Tina, arkalarında kazara ölmüş bir köpeğin anısını ve hasta bir anneyi bırakarak karavanlı, şirin yol hikâyelerine adım atıyorlar; ancak şirin yol hikâyeleri, elbette, zavallı yaşamlarının bu birkaç günlük kaçamak dönemini her seferinde daha da sıradanlaştıracakları cinayetlerle bezeniyor. Seriyi başlatan başarısız yazar Chris cinayetlerini makul nedenlere dayandırırken, Tina’nın böyle bir derdi yok; olağan hayat mücadelesindeki bir erkek üzerinden kendini var eden bir kadının yön değiştirme huyuna paralel şekilde, Chris’e karşı büyüttüğü her öfkenin karşılığını sorumlu-sorumsuz bir bedenin telef edilmesinde buluyor. Katil aşıkların birlikteliği, çoğu aşktan farksız olarak, bir mücadeleden ibaret; ve bu mücadelenin elbette, öykünün klişe kapanışını bu kılçığından uzaklaştıracak bir galibi var. Poppy yerine-geçeni Banjo’nun ve kızına yolladığı cevapsız aramalarla pasifliğini koruyan açılış karakterimiz annenin Tina üzerindeki etkilerinin ardında kalan belirsizlik ise filmin söyleyebileceklerinden bir parçayı koparıp götürüyor.

23 Haz 2013

Oblawa

     Polonya’da üstü kapalı bir mecburi hizmet, savaş temasını kullanmak. Ancak Oblawa, savaşı karakterinin id merkezli dürtülerinin, ortaya çıkmış yalnız ve denetimsiz koşullardan dolayı apaçık serilmesini sağlayacak bir arka plân olarak kullanıyor. Savaş koşullarındaki partizan yaşamı, ana karakter Wydra’nın temel motivasyonlarını ortaya çıkaracak yegane şart ve ailesinin ‘hayvanlar’ tarafından katledilmiş olması da bunu öykü düzeyinde meşrulaştırıyor. Wydra bir hayvan gibi yiyor, hayvan gibi uyuyor, hayvan gibi karşı cinsi kokluyor, hedeflerini hayvan gibi öldürüyor ve bunları yaparken bol miktarda ses çıkarıyor. Onu bir hayvandan ayıran, görünümü ve konuşmaları.

Marcin Krzysztalowicz, 2012

     Bu çerçevede cinsellik elbette ön plânda. Klasik beklentileri sekteye uğratıyor olsa da, karşıt karakterin aşırı pasifliğinin altında cinsellik çatışması yatıyor: Wydra her kadını koklayan, tek birine takılı kalmayan ve eşli-eşsiz herkese geçici bir süreliğine demir atmaya çabalayan bir adamken, öldürmesi gereken eski okul arkadaşı ise tek eşli, ancak cinsel hayatı özgüvenini dibe vurduracak kadar iktidarsız bir adam. Karşıt karakterin vatan hainliği ise filmin politik doğruculuğuyla birleşerek sıkıntılı bir karmaşa yaratıyor. Film karşıt karakter Henryk’in, yatakta tatminsiz bıraktığı mutsuz karısının gölgesinde kalmış masturbasyonlarını vatan hainliği ile ister istemez özdeşleştirirken, onu cezalandıracak adam Wydra ise Henryk’in karısına dahi henüz Henryk’in vatan hainliği ortaya çıkmadan sahip oluyor; yani cinsel başarıya indirgenmiş erkeklik tanımı, bir başka boyutta da siyasi onura bağlanıyor. Film siyasi resmi kendine arka plân edinmiş ve öz insani motivasyonları konu almaya yeltenmişken, bu bağlantı doğrudan bir ideolojik çelişki yaratmayabilirdi; ancak Wydra kapanış sözlerinde ailesinin ‘hayvanlar’ tarafından katledilişini anlatırken, kampına ihanet eden SS muhbircisi genç kadını ‘yalnızca hayvanlar, kadınları ve çocukları öldürürler’ aforizmasıyla hayatta bırakırken seyirci bunu ona duyduğu cinsel arzudan dolayı yaptığını düşünmeye çalışsa da, anlatı Wydra’nın tutumuna verdiği, müzik destekli onur duruşuyla hem seçtiği temel öyküye, hem de filmin başından beri politikliğin ötesine hazırladığı seyircisine ihanet ediyor.

29 May 2013

The Master (2012)

Yazmak durumunda olunan öykü yazılmak istenmediğinde bir şekilde doğuyor, ama yetim kalıyor. Ne söyleyeceğine karar verilememiş, tutarlı olmayı başaran ancak odak noktasını seçemeyen, belki de mecburen her karakterine empati besleyen, yan karakterlerini de anlamaya çalışan ancak onlara yönelmeye yetecek enerjisi olmayan, yetim bir öykü.

Yine de, zorluk çeken ne yaptığını bilen bir yetenek olunca, ortada hâlâ harika bir öykü oluyor. Karşıtlıkları belli ve ortada buluşamaz, ancak iç çatışmaların etkisiyle buluşan, gitgelli bir sekiz çizerek yolunu bulan bir karşıtlık.

26 Nis 2013

Dark Horse


     Todd Solondz’un kendine has ironi dolu sinema dili her yeni filmde daha da güçleniyor. Bu onun bazı eleştirmenlerin ve seyircilerin gözünden düşmesine neden olsa da ortaya çıkan işler, Solondz mizahına alışkın olanlar için muhtemelen hem daha anlamlı, hem de daha eğlendirici oluyor.

     Kara mizah ana karakterini ve dünyayı ciddiye almamayı sever; hepimizin tanıdığı babadan meslekli ve özgüveni yüksek kilolu adamların bir buluşması olan ve aynı zamanda yetişkinlik beklentilerinin ortasına atılmış bir çocuktan farksız Abe’i anlatmanın en iyi yöntemi de kara mizaha başvurmak olsa gerek. Her şeyi yapabileceğine güveni tamken, sığındığı ve ayrılmayı düşünmediği odasına yeni oyuncaklar almak ve bir arkadaşı elinden tutup sürüklercesine, hoşlandığı kızı ufak odasında yaşatmak isteyen ve bulduğu nihai anne figürüyle de elbette sevişmek isteyen Abe, yalnızca karşıladığı kişilik tipini değil, hepimizi karakterinde topluyor. Kendisinden beklenenleri yapamamış ve yapabileceğine inancı –herkesin kendisi hakkında düşündüğü gibi- tam olan ancak bir yandan özyıkımcı bir çocuklukla büyümeyi bilinçsizce reddederken, kendisine dayatılan rekabeti de görmezden gelemeyen ve kardeşine nefret besleyen bu koca çocuğun ölümü, ironik dile rağmen kendisiyle özdeşleşmiş seyirciye de kendi kabullenemeyişinin ölümünü yansıtıyor. Solondz karakteriyle hem dalga geçer hem de ona sempati duyarken, ben de gözümü ister istemez Abe’i karşılaştırdığım kodaman oğullarından ve üst-orta sınıf gençlerinden kendime çeviriyorum. Solondz’un istediği gibi, kendime –ve size- acıyorum. Yapmak istedikleri dayatılmış, ve onu başarabileceğini öğütleyen popüler kültür öğeleriyle etrafı sarılmışlara.

Todd Solondz, 2011

8 Nis 2013

Tabu (2012)

     Yaşlı bir zihnin iz bırakan minimalist anılarından hareketle tipik ancak kurgulanışıyla sıradışılaşmış bir sınıflar arası aşkı anlatan Tabu, kendi anlatıcısının önüne yerleştirdiği çalışan siyahi insanlar ve kendi karakterlerinin münakaşalarının ardına yerleştirdiği diyalogsuz ses bandıyla sanatını devreye sokuyor.  Kayıp Cennet bölümüyle kendi gerçekliğinin sorgulanmasına izin veriyor, kendi ana karakterlerinin anılarını basit seçimlerle gelen büyük ideolojik sorgulamalarla neredeyse önemsizleştiriyor. Miguel Gomes bir nevi, dinlemeye bayıldığınız aşk hikayesini bir de ses ve görüntü bantlarının imkansız aşkı eşliğinde izleyin, diyor: Ses bandı aşk hikayesini aktarırken sömürülen Afrikalı işçiler çalışır, görüntü bandı karakterlerin aşkla yakınlaşmalarını aktarırken ses bandı yalnızca Afrika'nın böceklerini dinletir.

12 Mar 2013

Alpeis


   Öyküsü, kurgusu ve mizansenindeki terse çevirmelerle yapı sorgulayıcı bir önerme kazanan Alpeis, ana karakterinin öykü çizgisiyle sorguladığı yapıyı uygulamaya girişirken, son sahnesiyle öykü gerçekliğinin güvenilirliğini ortadan kaldırarak sorgulamaya kendisini de dahil ediyor. “Popülerle çalışamayız” ile açılan film, alışılmış bir Hollywood üretiminde müzik eşliğinde rastlanacak bir sahneyi müzik olmaksızın ağır çekimle yansıtırken, veya yine alışılmış yapay diyalogların yapaylığını öykü gerçekliğindeki ısmarlamalığa taşıyarak ve yapay oyunculuğu gerçekliğe taşıyarak terse çevirmelere girişirken ana karakterini klasik anlatı çizgisine oturtarak neredeyse bir dönüm (twist) oluşturuyor ve yan karakterine de istediği popüler yapıyı verirken kendi gerçekliğini de güvenilmez bir çıkmaza sokuyor: Ismarlama bir şekilde, “Dünyanın en iyi koçu sensin.”

   Giorgos Lanthimos, veya Attenberg ile Athina Rachel Tsangari, belki kendi gitgellerine rağmen popüler kültür tarafından kucaklanmayacaklar ancak ağırbaşlı isyankarlıklarıyla sinemanın biçimsel seyrinde önemli bir yer edinmekteler.

11 Mar 2013

Brave (2012)

   Sevimliliğin abartılı ucuzlukta bir özdeşleştirme aracı olarak kullanılmadığı Brave, Pixar için yeni ve oturaklı bir adım gibi görünse de, öykünün telkini konusunda farklı bir adım söz konusu değil; 'kendi hayallerinin peşinde gitmeli ve onları gerçekleştirebileceğini bilmelisin, ancak aile kurumunun ötesine geçecek kadar da ileri gitme.' Cumhurbaşkanının Twitter hesabı üzerinden övgülerini sunacağı bir çalışma.

    Brave'in Oscar'ı hak eden yanı ise, teknik olarak animasyonu vardırdığı nokta. Tasarımlar kendilikleriyle kalmıyor, etkileyici bir dinamizme varıyor.

Brave, 2012 (Finding Nemo?)