23 Oca 2014

Her

Her'ün fikrini bedenli zihnin doğrudan bedenden soyutlanmasına götürmemiş olması beklentileri terse yatırabilir ancak bu odağı kaybetmeme seçimi filmi duygu yoğunluğu yönünden kuvvetlendiriyor; yine de bu yola girmeyi yoğunluğa tercih etmeyeceğimi söyleyemem, hele ki 'duygularım gerçek mi yoksa programımın bir parçası mı', bilemezken.

Her daha özdeşleşme öncesi bizi yalnızlığımızda yakalıyor; kendine gerçeklerle başa çıkmakla uğraştırmayacak bir eş bulan Theodore gibi, birçoğumuzun da kendini yakın hissettiği film mi yoksa filmin yalnızlığımızı içine fırlattığı ılık ve çaba gerektirmeyen teknolojik dünya mı?

Boşanma evraklarının imzalanışı sırasında öten kuşlara cevap veren ev arkadaşlarımız muhabbet kuşları, kendinden sonraya birçok açılım imkânı tanıyan filme imzalarını kattılar; başka insanların mektuplarını yazarak sözde yapay duygular üreten ancak yarattıklarıyla birçok zihnin 'deliliğin toplum tarafından kabul görmüş hâline' hitap eden Theodore'un işletim sistemiyle yaşadıkları belki aynadaki kendisiyle aşk yaşayan bir muhabbet kuşundan farksız, ancak işe yaradığı müddetçe yetinilebilir bir dünya.

11 Oca 2014

Boardwalk Empire Sezon 4

Üçüncü sezon doruğunda ortalığın toz duman olmasıyla, dördüncü sezonunu her zamankinden daha ağır bir tempo ile örmek durumunda kaldı Boardwalk Empire. Terence Winter’ın The Sopranos’tan taşımakla kalmayıp, ileriye götürdüğü bir alışkanlık: Harika karakterler yaratıp bu karakterleri ‘hakkını vererek’ öldürmek; yarattığına duyduğu beğeni ve takdiri, satır aralarına minnettarlık sızan son sahnelerle dışavurmak. Jimmy Darmody Boardwalk Empire’ın karakterini tam olarak açığa vurdu ilk darbeydi; bu evrende ne dokunulmazlar, ne de haklılar var. Tony Soprano’nun aksine Nucky’nin karakterinin derinliklerine yalnızca temas edilen bir eksen karakter olması göz önüne alınırsa, bu “dokunulurluk” son sezon olacağı açıklanan beşinci sezonun final bölümü öncesinde Nucky için dahi geçerli olabilir.

Dördüncü sezon ağırlaşan tekinsizliğin ilk işaretlerini sadık yardımcı Eddie Kessler ile verdi; dizinin “yaptıklarına rağmen” ifadesi eklenmeden sempati duyulan belki de tek yetişkin erkek karakteriydi Kessler ve bu hâliyle kalması gerektiği öğütlenircesine, kirli işlerde aktif bir rol alma girişiminde bulunmasıyla kısa ve hızlı sürecek düşüşü başladı. Üç sezon boyunca serilmeyen arka plân öyküsü intiharına yakın serilerek üst düzey etki yakalanan Eddie, soğuk ve ailesiz Nucky’nin de oyundan çekilme arzusu duymasına neden olacak bir sürecin de ilk tohumlarını atmış oldu.

Gillian Darmody televizyon için fazlaca cesur, kalıcı bir trajik femme fatale; hem arka plânı ve duygu-düşünce durumuyla mitleri tekrar canlandıran ve ileriye götüren bu kadının yarattığı tüm kötücül duygulara rağmen "sublime" bir sempati görmemesi zor. Dizinin bana göre zirvelerinden “Under God’s Power She Flourishes” bölümünde tesadüf olmayan bir şekilde flashbackler aracılığı ile hem öz oğlu ile seviştiğini öğrendiğimiz, hem de oğlunun “Finish him, God damn it,” iteklemesiyle öz babasını öldürmesine yol açan Gillian, bununla birlikte karısının da öldürülmesi ile düşüşü geri dönülemez bir noktaya varan Jimmy’nin ardından oğluna benzeyen bir genci küvetinde aşırı doz ile öldürerek sıradışı nitelikte bir karakter olmayı da aştı. Ancak tüm femme fatale’liğine rağmen Gillian trajik bir karakter; hayatına giren bir erkek aracılığıyla kendisinin dahi beklemediği bir değişim yaşayan ve alıştığı hayattan vazgeçtiği gibi, yaptıklarını kötü kabul ederek sevdiği erkeğe itiraf etmeyi dahi becerebilen Gillian, bu anın hemen ardından bizimle birlikte hayatının şokunu yaşayacak ve tüm sezon boyu yakınlaştığı erkeğin kendisinin bu itirafını kollayan bir özel kolluk görevlisi olduğunu öğrenecekti. The Sopranos, The Wire, Boardwalk Empire gibi kalemlerin genellikle tercih etmediği, işaretleri yeteri kadar sezdirilmemiş ancak Gillian’ın trajikliği sebebiyle etkisi yadsınamaz keskin bir twist.

Baştan sona özgün ve gözbebeği bir karakter Richard Harrow. Jimmy’nin ardından kısmen aldığı intikam ve Tommy’i de yanına alarak bulduğu aile ile huzur kırıntılarına kavuşmasıyla gelişimi tamamlanmış, çizginin sonuna gelmiş değişilmez bir yardımcı karakterdi Richard. En güven veren özelliği keskin nişancılığında, son görevinde başarısızlığa uğramasıyla trajedisini de sonlandıracak sahile vurdu. Hak ettiği şekilde, şiirsel bir sezon sonu: Hayallerinde kavuştuğu sıcak bir aile ve hakikatte yüzümüze yansıyan, kıyıya vuran dalgalar eşliğinde artık çıkarıp attığı maskesi ve kanlı eli.



Saflar sıklaşır ve ana karakter Nucky dışa yansıttığı tüm soğukluğuna rağmen duygusal bir yıkım eşliğinde gerçeklikten yılmaya başlarken, Boardwalk Empire da son sezonuna giriyor. Yükselen bir Al Capone, harcayacak daha birçok özgün karakter ve bana göre erken olacak, fakat ihtişamlı bir kapanışın güvenini veren bir final ile.

8 Oca 2014

You're Next (2011)

You're Next'te kurban, faşist bir kuruluşun pazarlama bölümünde görev alan baba sayesinde zenginleşen bir aile iken, nalları diken ilk karakter "entelektüel belgeselci" olarak tanımlanan genç bir adam; ona bir sanat dalı olarak reklamcılığı öven ve reklam filmleri üretmeyi düşünmesini tavsiye eden oğul ise aldığı saldırılara rağmen bir hayli dayanıyor. Diğer yanda kısmen kazanan ise, 'şımarık' ailenin aksine zor şartlar altında yetişmiş gelin adayı Erin. Şuuru şüpheli sinyaller.

Filmin özgün yanı ise kurbanın gizli pelerinini ortaya çıkarırcasına saldırgan hâle bürünmesi ve düşmanlardan daha vahşi eylemlere girişmesi; üstelik bu kurban, ani dönüşümüne kadar sevgi dolu olarak serilmiş genç bir kadın.

6 Oca 2014

Rush (2013)

Ron Howard-Peter Morgan işbirliğini sağlam kılan, çatışmalarının özünü en ince noktalarından yakalayarak sermeleri; mücadelenin kendini gösterdiği alan ne olursa olsun, karakterlerin uzlaşmaz yaklaşımları esas mücadeleyi ortaya koyuyor ve karakterlerin gelişim çizgileri buna hizmet edecek şekilde filmin her bir sahnesine sızarak doruğa doğru, boşluksuz yol alıyor. Nasıl ki Morgan'ın adapte ettiği The Damned United kuru bir teknik direktörlük filmi değil veya Howard-Morgan'ın yine bir arada olduğu Frost/Nixon basit bir çarpışma değilse, Rush da parlak renklerle kaplanmış hızın cazibesi ile sınırlı değil: Sonuna kadar rekabet veya yetinme ile edinilebilecek bir mutluluk; istikrarlı bir başarı veya tek bir şampiyonluk ile doyurulmuş bir benlik; öyle kazanan olma hissine kavuşmak, veya böyle kazanan olma hissine kavuşmak.

5 Oca 2014

12 Years a Slave

Özgür bir adamken, siyahilerin köle olmalarından çok kendi kişisel özgürlüğünü ve aile mutluluğunu umursayan bir adam olarak Solomon'un karakter çizgisinin bu bakışı çerçevesinde şekillenebileceği düşünülebilirdi ancak John Ridley ve Steve McQueen romanın ötesine geçmeyi belli ki tercih etmedi. Pazarlanabilir isimler sekans sekans filme girip çıkar ve McQueen'in imzası birkaç sahne ve plânla sınırlı kalırken, 12 Years a Slave dramatik seçimleri ve oyuncu performansları ile kitle ödüllerine göz kırpıyor ancak Hunger ve Shame'in özgünlüğünün yanından geçemiyor. Yönetmenin ünü için büyük, modern köleler için küçük bir adım.

29 Ara 2013

Pozitia Copilului

Güç sahibiysen, suç işleyen evladı korumak için sistemin açıklarından faydalanmakta sınır tanıyabilir misin?

Child's Pose'un (Pozitia Copilului) hastalıklı bir anne oğul ilişkisini konu aldığının yazıldığına rastlıyorum ancak ne anne oğul arasında işaretleri verilen cinsel çekim kırıntıları ne de annenin kabahatli oğlunu hapis cezasından kurtarmak için kalkıştığı usulsüzlükler bu ilişkiyi hastalıklı yapmıyor; tam tersine, oğluna karşı sıkı bir bağ hisseden annenin sağlıklı tutumu bu -varlıklı olmanın çoklukla bir şekilde daha mümkün kıldığı, filmin atmosferi gibi soğuk bir gerçek. Politik doğrucu bir yaklaşım bu ilişkiyi hastalıklı olarak niteleyebilir ancak film merkezine aldığı anneyi, kurbanın alt sınıf ailesiyle karşılaştırıyor olsa dahi yargı kılıcını fazla keskinleştirmiyor. Bu ilişki bir yozlaşmayı değil, koruma içgüdüsünü aktarıyor.


28 Ara 2013

Gloria (2013)

Sosyal problemleri ensesinden alan yalnız bireylerin seması sinema. Yükselen Şili'nin yeni yıldızı: Bakışları yaşlı, ruhu genç Gloria. Sıyrılınamayan ailelerin ve cinselliğin ulaştırdığı yaşam hazzının ortasında kaybolmuş bir kadın.

Gloria her gece bunalım krizleri yaşayan genç üst komşusundan kaçıp kendisine gelen tüysüz kediye dokunamaz dahi; kediyi evden defetmeye bakarken, kendisini de torun torba sahibi olmuş bir aile kadını olmaktan uzaklaştırmaya çabalar. Ancak aşk adayı, kendi ailesinden uzaklaşmayı bir türlü başaramaz; ilişki denemesinin ikinci defa başarısız olmasının ardından Gloria tüysüz kedi ile, kabullenilemeyen bu kötücül hayvan ile barışır ve kendisine bir bar bahçesinde bahşedilen bol tüylü tavus kuşu (kadınların ve ailenin koruyucusu Hera!) ile yüzleştikten sonra bir erkeğin dans teklifini değerlendirmek yerine, ailesinin bulunduğu dans pistinde "varoluşunu kaybeder".

Filmin yapımcılarından Pablo Larrain'e nazaran çok daha birey odaklı Sebastian Lelio; toplum, karakterin sıkıntısına yoldaş olan tencere tava protestoları veya cevap verilmeyecek bir telefonu çaldıran sokak protestolarıyla yüzeye çıkıyor ancak. Bu yüzeye çıkmalar yine de ifade içermiyor değil; ne de olsa Gloria'nın ihtişamı, sadeliğinde gizli.

Nebraska

Minimal kahkahalardan derin sıkıntılar çıkaran Nebraska, trajedi olarak noktalanacak bir yol hikâyesiyken anlayışlı bir oğlun dokunuşuyla mütevazi bir başarı hikayesine dönüşüyor. Başarı hikayesi, çünkü herhangi bir başka türlü başarının da bu kısa başarı turundan öte geçerliliği yok.

Alexander Payne’in alışıldık biçemi gereği, komedi muamelesi yapmasanız da bir müddet sonra gülmeden duramayacağınız bir film Nebraska. Baba oğlun her insan gibi ufak ve çaresiz yaşamlarının yüzümüze vurmasıyla, acı bir gülümseme ve sevecen bir kahkaha kırmasına evrilmiş bir gülüş. Eriyip giden zamanın avucunda kaybolan yaşamın bıraktığı sahte gurur: “Oğullarıma bir şeyler bırakmak istemiştim.”

Ailevi duygular açısından tutuk ancak ölümün üstüne fırlattığı bunalımı kuvvetli Woody Grant, oğullarına bizim gözümüzde bir yolculuk anısından fazlasını bırakamamış olabilir ancak elde ettiği maddi imaj, varoluş krizini birkaç mahalle boyunca erteleyebiliyor.

27 Ara 2013

The Act of Killing

"Öldürdükten sonra kapatmadığım o gözler tarafından sürekli takip ediliyorum."

Bu blogda spoiler uyarılarında bulunmuyor, izleme deneyimiyle değil izleme sonrası deneyimiyle ilgileniyorum; ancak Act of Killing için istisnai bir şekilde bundan sonraki paragraf için spoiler uyarısı yapmam gerekiyor, çünkü gerçekliğin damarlarında dolaşan Act of Killing'in esas yumruğu son perdesinde gizli ve benim yüzümden bu yumruktan mahrum kalmanızı istemem.

The Act of Killing kuvvetini ne konusundan ne de yönetmenin kurgu ile ifade etme başarısından alıyor; etki, bin kişiden fazla insanı öldürdüğü söylenen Anwar Congo'nun simülasyon yoluyla kendisi ile yüzleşerek yaşadığı dönüşüm ile oluşuyor. Renkli gömleği ve neşeli gülüşleriyle, kurbanlarını nasıl öldürdüğünü kıyım avlusunda kameralara yeniden canlandıran Anwar, kurmaca için kendisinin de işkence sandalyesine oturtulmasının ve tüm diğer canlandırma süreçlerinin ardından yine aynı avluya, bu kez geçmişte de olduğu gibi daha koyu renkli ve resmî kıyafetlerle geliyor ve bu kez neşeyle bir canlandırma daha yapmak yerine, histerik kusma böğürtüleri yaşıyor. Çatışmayı canlandırmak üzere kullanılan çocukların çekim sonlanmasına rağmen ağlamayı durduramayışlarının gerçeği kurmaca ile bir kılmasına paralel bir şekilde, Anwar da kendi kurmaca işkencesini torunlarıyla birlikte izleyişinin ardından artık geçmişte bıraktığı ölü ve açık gözler tarafından daha sıkı kovalanıyor.

Joshua Oppenheimer, 2012

Zamanında komünistler tarafından yasaklanmaya çalışılan Hollywood filmleri Anwar'ın ilhamı; sinemadan mutlu bir şekilde çıktıktan sonra gerçekleştirdiği infazlar onun için güzel anılar, öldürme biçimleriyle zaten başlı başına bu filmlere birer saygı duruşu. Nasıl ki gangsterlerin (free men) seçmene rüşvet verip seçilerek haraç toplama yetkisine kavuştuğu sistem bir demokrasi, bu filmler de özgür adamlar için mutluluk ve yol haritası sağlayan birer kutsal kitap. Ne de olsa esas dinleri, üst üste altı kişinin menisini yutmuş bir kadından zevkle bahsettikten hemen sonra yapılan toplu dua ile icra edilen bir araç.

Müslümanların komünist infazını konu alan bir film, tarihi elbette arka plâna "halal" damgalı McDonalds'ı alarak bildirir. Yönetmenin koyulması zor mesafesi, karakterlerini karalamaya girişmek yerine onların düşüncelerini ön plâna çıkarmaya çalışırken kendisini minimal kurgu hamleleriyle ifade etmesi The Act of Killing'i yukarılara tırmandıran. İnsanlığın ortaya koyduğu vahşetleri, buna sebep veya aracı olanların iç dünyasına girmeye çalışarak anlatmak; iyi niyet pelerini takıp manipülasyona girişme gafletine düşmeden nasıl aktif rol alınabileceğini göstererek anlatmak.

The Act of Killing, sinema için yılın en önemli eseri olabilir.

24 Ara 2013

Prisoners (2013)

"Yanlışlarımızı bağışla, bizim bize yanlış yapanları bağışladığımız gibi."

Prisoners,  Keller'ın oğluna yukarıdaki ifadeyi de içeren bir dua eşliğinde geyik vurdurmasıyla açılıyor. Yaratıcısına ukalaca dilekte bulunan Keller, kendisine yapılan yanlışın -kendisine göre- öznesini bağışlamak bir yana henüz yargı oluşturamadan infaz ederken, kendisini yerin altına atacak Holly Jones (Melissa Leo) ona kendi dilinden açıklama yapıyor: "Çocukların ortadan kaybolmasına neden olmak Tanrı'ya karşı açtığımız bir savaştı... İnsanların inançlarını kaybetmesine neden oluyor ve onları senin gibi şeytanlara dönüştürüyor."

Denis Villeneuve, 2013


Her geçen günün seyircilerin bir filmi takip edebilme eşiğini düşürdüğü ve filmlerin sürelerinin kısalması gerektiği zannedilse de, bu daha çok Torrent doygunluğuna ulaşmış ve izlemeyi/deneyimlemeyi görev addetmişler için geçerli; 120 dakikadan uzun bir filmin bıraktığı izler, benzer içerik ve biçeme rağmen bu süreden daha kısa filmlerin bırakabileceği izlerden çok daha kuvvetli, sezinlediğim kadarıyla. Prisoners ise bir istisna; şimdilik yüksek olan izleyici puanlarına bakılırsa yine bunun ekmeğini yemiş, ancak alışıldık hikâyesini karşıt karakterlerine eklediği metinlere rağmen yeteri kadar özgünleştirememiş bir girişim. Treme'nin tüm kırışıklıklarına rağmen enerjisini koruyan yüzü Melissa Leo yaşlı saflığına yeterli inandırıcılık sağlayamayınca, bulduğu her eti on beş dakika yemeye girişen Prisoners'ın bir saati de öngörülen sonu bekleyişten ibaret oluyor.

22 Ara 2013

Crash (1996)

Henüz ölmediğini kanıtlamaya yönelmiş seks düşkünlüğünün, fantezideki gerçekliğin gerçeğin kendisinden daha ürkütücü olması gibi (Zizek), doruğa ölüme kavuşarak varması Crash'in bahşettiği. Cronenberg'in, değişen günün getirdiği ton beklentilerinin azizliğiyle artık tadı yeniden üretilemeyen, Moviemax Speed gecelerinin uyku ile uyanıklık arasında hissettirdiği süblim. Vaughan'ın bir kaza mahallinde gördüğü gibi; korkunç bir sanat eseri.

Beden ve araba bir; bacaktaki bir yarık, cinsel organa refleks gibi uzanır olmuş ellere giyilmiş eldiveni yırtan bir araba hurdasına özdeş baştan çıkarıcılıkta. Trafiğe eklenerek rekabeti yükselten her yeni araba, arka koltukta kendini gerçekleştiren bir diğer cuckold fantezisi.

Ballard, yarının korkulması gereken uzvunun arabalar değil, kendi ölümümüzün en 'zarif' değişkenlerini belirleyebilme hazzı olduğunu söylerken Vaughan uyarır: "Gelecek bu, ve sen de onun bir parçasısın."

David Cronenberg, 2006

21 Ara 2013

To the Wonder

Terrence Malick, artık kitleler tarafından anlaşılmaya ihtiyaç duymayan bir hikâye anlatıcısı gibi. To the Wonder, iskeleti serilmiş ve satırları seyirciye bırakılmış bir roman; ya da karakterlerinin hayat izlerinde gezinen, soğuk yüzleri bir rüya gibi rahatsızca kesip atan, kamerayla yazılmış uzunca bir şiir.

Avrupa'dan Birleşik Devletler'e geçen ve karşılaştığı temizlik ve çeşitlilik karşısında başı dönen küçük bir kız dahi bir müddet sonra bir şeylerin eksik olduğunu hissederken, yine buraya dışarıdan gelmiş yüreği soğuk bir peder arayışını başkalarının yüzlerine sözleriyle değil bakışlarıyla yansıtırken, mucize de başarılı bir sevgi gibi gelmek bilmeyen bir Godot oluyor. Çiftler aynı sahneyi tekrar deneyimlerken, neden dönüp dolaşıp aynı yere geldiklerini sadece içlerinden sorabiliyorlar. Kendine yardımcı olamayan peder kendini insanlardan soyutlanmış bir sevgiye, insanları birbirlerini iyi tanıyabildikleri aşklara yönlendirir fakat sevmek de mucize, kurtulmak da.

"Apartmanıma dönüyor
ve çöküyorum."

21 Kas 2013

Frances Ha

Yalnız, sempatik ve çaresiz karakterler, film ve seyirci arasında oldukça kuvvetli bir bağ oluşturuyorlar; takdir, imrenme ve empati el ele verip karakteri unutulmazlar arasına sokuyor. Frances Ha, karakterinin -tuhaflıklardan da beslenerek daha da güçlenen- sempatikliği, akıcı ve gerçekçi diyalogların hemen hemen her sahnede kendi içinde oluşturduğu dönüşler ile sahneleri birbirlerine boşluksuz bağlamaları ve karakterin siyah beyaz Amerika sokaklarıyla birleşerek ister istemez verdiği o tanıdık Woody Allen hissiyatıyla harika bir dünya oluşturuyor. Greta Gerwig, Frances Ha ile bütünleşerek, oyunculuk bağlamında neredeyse yeni bir güzellik tanımı yapıyor.

İlginç bir nokta, Frances'in 'undateable' olmasının 'özdeşleşilebilir' olmakla doğru orantılı olması; bu özelliği olmadığında, muhtemelen Frances ile özellikle bağ kuracak yoldaşları, tıpkı bir dosta karşı içten içe barındırılan duygular gibi, kıskançlıkla yoğrulmuş eleştirel bir hissiyat ile karakterle arasındaki bağın gücünün azaldığını hissedecekti. Arkadaşlarının 'başarı'larıyla, ilişkileriyle, kendilerinden uzaklaşmalarıyla ister istemez mutsuzluğa kapılan insanların (bugün ile yoğrulmuş her normal insanın) en iyi dostu muhtemelen Frances Ha olurdu.

Noah Baumbach, 2012

7 Kas 2013

Blancanieves

Bir yandan boğa katili bir matadora sempati duyarken, diğer yandan bir horozun tabağa konulması üzerinden karşıt karaktere antipati büyütebiliriz; sinema bu. Ustalara yaklaştırılan, sade, basit ancak etkili. 'İspanya'nın The Artist'e cevabı', prensi cüce kılıp ana karakterlerini bir bir öldürerek Pamuk Prenses'e gereken trajik sonu veriyor. Karakterler değişiyor, ancak son değişmiyor ve kötü her zaman kazanırken bu kez kendi de öykü evrenine veda ediyor.

Pablo Berger, 2012

3 Kas 2013

Chained (2012)

Chained ideolojik kaygıları uğruna inandırıcılığından feragat ediyor ancak bu sayede daha kuvvetli bir önerme ediniyor. Tonuna rağmen şiddetin pornografisine adım dahi atmazken iyimser bakışını da koruyor:

Evet, kadın mesul de olsa masum da olsa, doğumundan itibaren suçlu konumundadır ve her halükarda erkek travmalarının tazmin hedefidir; aile babanın nevrozlarını yönelttiği bir yatıştırma evidir ve kadın nesneleştirilerek hayatını heba ederken, çocuk zincire vurulur. Fakat sıradaki nesil, çocuk, benzer tecrübelerine rağmen -en azından kendi evine ve ailesine kapanana kadar- kurban seçmeyi bırakacak ve bu ritmik kalıba bir son verecektir.

29 Eki 2013

Prince Avalanche

Prince Avalanche kimselerin uğramadığı yolların düz ve rutin çizgilerini çizmekle yükümlü iki yalnız adamın sevgiye ihtiyaçları üzerine kurulu, içe kapanık ve iyimserlikten uzak, tüm dönüm noktalarını geçmişte bırakmış bir film. Yine de, Explosions in the Sky'ın hüznün içinde barındırmaya devam ettiği minimalist sevecenlik gibi, canlı renklerinden ve sempati anlarından arınmamış bir hikâye.

Klasik olarak, Prince Avalanche iyi bir film değil. Çatışması somut bir karşılık bulamıyor, sevgi ümitsizliğini anlatıya daha çok diyaloglarla aktarıyor, Explosions in the Sky'a sırtını çok sık dayıyor... Ancak çoktan kaybedilmiş umutların da yeni aksiyonlara girişecek hâli kalmıyor zaten.

21 Eki 2013

Yeraltındaki Sahte Güneş: Sanat Pornografisi

Art Porn, X-Art, SexArt... Sanat pornografisi; pornografi sanatı değil. Sorgulanma nedenini, sanat nitelemesiyle kendiliğinden ortaya koyan bir alt tür. ABD’de iyiden iyiye yükselen ve artık birden fazla şirketin üretim paletinin en özenli kısmına yerleştirilen bu alt türün hedef kitle cinsiyetleri arasındaki oranın diğer alt türlere nazaran kadın tarafına daha çok puan verdiği açık; beden teşhirleme arzusu Fashion TV’den filizlenmiş, çekingenliklerinin önünü tanımı belirsiz bir estetik anlayışıyla perdelemiş ve içinde büyüyen feminizm kırıntılarını çürütmek adına erkek oyuncu seçimlerinin 'estetikliğine' ve kadın bedenini aşağılatan aksiyonlardan arındırılmış düzenlemelere sığınan bir kadın kitle. Erkeğin kadın cinsel organı ile ilgilenme süresine kadının erkek cinsel organı ile tek taraflı olarak ilgilenme süresinden daha uzun bir aralık ayıran, genellikle porno filmlerin doruk noktasını oluşturan erkek boşalmasını kadının yüzünü ve/veya ağzını nesne edinmekten kaçınarak genel kadın kitlenin rahatsızlığının önüne geçen veya doruk noktayı doğrudan kadının tatminine kaydırarak hedefini tamamen gösteren, ‘porno değil sanat yapıyoruz’ gizli önermesi taşıyacak şekilde sinematograf ismini ön plâna çıkaran bu filmler, olayın özüne bakıldığında, alışıldık ataerkil bir porno filmden çok daha ‘üç kağıtçı’ bir kıyafete bürünüyorlar.

Pornografi, bir yeraltı türü olmasının nedeni olarak, genel toplum düzeyinde yüzeye çıkarılmayan arzuların doyurulmasını özdeşleşme ve göz-beyin teması ile sağlayan, doğası gereği son derece bireysel olmak durumunda olan, somutlaşmış cinsel eylemlerin aksine en samimi arkadaşlık ortamlarında dahi tercih bahislerinin geçirilmediği ‘kirli’ bir tür. Toplum yapısının hem lider hem ağır sorumlu kıldığı aile reisleri ve vârislerinin bodrum katında tuttukları, içlerine yerleşmiş arınılması güç saplantıları yatıştırdıkları nitelikli bir oyuncak. Bu oyuncak, her film gibi, kuvvetini içeriğinin yaklaşımını biçimiyle destekleyerek alır; bu yüzdendir ki tüm sektörel genişlemelere ve seri üretime rağmen en yüksek talebini amatör kulvardan alır. Bunun bir sonucu olarak profesyonel şirketler senaryolarına mümkün olduğunca amatör ögeler yerleştirir; sokakta para ile tavlanan kızlar, seçmelerde acemi hevesleriyle temsilci ile birlikte olan kızlar, üniversite yurtlarında kendi aralarında filmler üreten gençler, partilerine ‘dancing bear’ çağıran orta yaşlı umutsuz ev kadınları… Her ne kadar hedef kitlesi kaydırılmış olursa olsun ve icra ettikleri sonucunda kitle edinmede başarı kazanmış olursa olsun, içerik ile ilişkisi olmayacak şekilde yumuşak, güneşli sinematografi ve beyaz dekorlar ile desteklenmiş ve arkasına düşük tempolu duygusal tema müzikleri döşenmiş bir porno filmi, neticede sanat pornosu değil tıpkı diğer türdeşleri gibi bir porno filmidir ve sanat niteliğine ancak onlarla birlikte, farklı yaklaşımların ikisini bir tutarak ortaya koyacağı önermeler neticesinde kavuşabilir.

18 Eki 2013

Thérèse Desqueyroux

'Fazla düşünme' kusurunun önüne geçmek için, daha da varlıklı olmak üzere bir mantık evliliği yapan Thérèse Desqueyroux, buna rağmen fazla düşünmeye devam eder ve kendisinin aksine, toplumsal engellere rağmen aşkını kovalayan çocukluk arkadaşının yaptığı seçimin 'fazla düşünme' kusurunu örtme konusunda daha doğru bir tercih olduğu gerçeğinin üzerinde yarattığı yaşamamışlık kompleksi yüzünden, çocuğunu kaybetmek uğruna kocasını öldürmeye çalışır.

Therese Desqueyroux kocasını öldürmeye çalışma gerekçesi olarak tüm arsalara sahip olma idealini gösterse de yalan söylediğini biliyoruz; fakat film Desqueyroux'nun kendinde eksik gördüğü kusuru çevreli bir şekilde göstermekte eksik kalınca, bu özyıkımcı, kendini dahi öyküden soyutlaştırabilecek kadar gerçekçilikten uzak yaşlılıkta bir dış görünüme sahip kendine-femme fatale kadın da sempati eksenimizden çok uzaklara düşüyor.

9 Eki 2013

Sabit Kanca

Sabit Kanca iyi bir film olmak için en ufak bir girişimde dahi bulunmuyor belki, ancak ana karakterinin hatlarıyla daha önce Yeşilçam'ın referanslarla değil ancak ruhuyla yakaladığı ve bugünlerde alternatif televizyon dizileri ve bazı sosyal medya karakterlerinin yansıttıkları kimliklerle örtüşen bir akıma dahil oluveriyor. Yalayıp yutmuş esnaf tabanlı, orta sınıfın bilişsel Clark Kent'leri. Damarından ataerkil ve bunu esprileriyle filme aktarmakta çekincesiz Sabit Kanca, para ödülünü mevzubahis etmediği yarışmaya sadece popüler ve genel kültür veritabanı olmuş beyninin tatmin olması için katılıyor. Para ile işi yok, 'sebat etmiyor', stüdyo dairede çok sevdiği köpeğiyle yaşıyor ve kadını bir et parçası olarak değil Hande olarak görüyor. Fallik esprileri belki havalarda uçuşturuyor ancak bu şahsına has üretimler olarak değil, beynine empoze edilmiş kültürün kalıntısı olarak 'akıyor'.

8 Eki 2013

Breaking Bad

Televizyon dizilerinin süreleri ve karakter yelpazeleri nedeniyle birbirinden kısmen de olsa ayrı işleyen öykü dizilerinin örülmesinden oluşması, tüm aksiyonu tek bir çizgide bütünlüğe kavuşmuş sinema filmlerine nazaran daha hafif tonlu ve dağınık oluşu, sinemanın televizyon üzerinde statüsel bir üstünlük kurmasına neden oluyordu. Bu resim belli network'lerin önderliğinde televizyonun içerik bağlamında cesurlaşması, kendini daha fazla ciddiye alması ve yazar-yaratıcıların başarılarıyla değişmeye başlasa da, sinemanın saflık (her bir sahnenin önem taşıması) ve bütünlük yüzdesine şimdiye dek en çok yaklaşan yapımlardan biri Breaking Bad olmalı. Ana hattan kısmen uzaklaşmış yan öykülerinin doruğa bu kadar doğrudan hizmet etmesi, taraf değiştiren birçok yönetmeni doğrular şekilde televizyonun artık sinemanın statüsüne yaklaştığını gösteriyor. Geniş karakter yelpazesinin aralarındaki aksiyon-reaksiyonlar yerine bir merkez karakter ve o merkez karakterin öyküsünü şekillendirecek bir grup yan karakterin, sahip olunan sürede derinlemesine incelenmesine yönelinmesi ve bunun sıkı zanaat (teknik) ile desteklenmesi, sinemanın televizyon karşısındaki en önemli kozunun da değerini elinden alıyor. Artık seyirci ile hem uzun hem sağlam bir ilişki kurulabilir, zamanın sihirli katkısıyla duygu ve düşüncelere daha nitelikli hitap edilebilir ve daha sıkı deneyimlere yelken açılabilir.

Breaking Bad karakterini hayatlarımıza yerleştirmek ve onun yoldan çıkışını makul hâle getirmek için gereken her şeyin fazlasını yerleştirmişti; imkânları kısıtlı bir oğlan, kendisini erkeklik boyutunda ciddiye almayan bir bacanak, karakterin kendisini ciddiye almayı başaramadığı bir meslek, mecburen icra ettiği ucuz yan işinde kendisini aşağılayan bir patron ve en önemlisi, ortaklarıyla geçmişini oluşturan; aşk, kendini gerçekleştirme ve ekonomi boyutlarında bir hüsrana yol açmış bir arka plân. Ve karakterin kaybedecek hiçbir şeyi olmaması için, kanser.

Seyircinin baştan beri bildiği fakat ana karakter tarafından ısrarla satılan 'ailem için yapıyorum' mazeretinin karakter tarafından final bölümünde reddedilmesi, beş sezonu bütünleştiriyor ve karakterin içsel yolculuğuna da noktayı koyuyor. Sahip olmakla yetindiği hayat ile kendini gerçekleştirememiş ve egosunun taleplerini yerine getirememiş Walter White'ın ölümle yüz yüze gelmesinin ardından soluğu alacağı yer, elbette bilinçaltı görevi gören ve hakiki kendisini arayıp bulacağı yer olan çöl. Walt yolculuğunun en önemli desteklerini bu arka bahçeden alır ve destekçisi de elbette hakiki kendisini temsil etmeyen hayatında önemli bir yer almayan eski bir öğrencisi olur.

Breaking Bad'in kusurları yok değildi. Yine televizyonun sinemaya meydan okumaları olan bazı dizilerin şiirselliğine yaklaşmıyor, zaman zaman birleştirdiği noktaların inandırıcılığını tam olarak sağlayamıyor ve sezon boyu bölüm başlarına yerleştirdiği ekimleri sezon sonunda zayıf biçmelerle karşılayarak güveni düşürüyordu. Ancak çok iyi yaptığı bir şey vardı; ana hikayeden uzaklaşmamak. Walter White ile özdeşleşmemizi sağlayan mağduriyetler, kusurlar ve hesaplaşmalar belli aralıklarla yeniden hatırlatılıyor ve eğrinin inip çıktığı seviye her sezon, daima daha yukarıya tırmanıyor ve nihai doruğu da daha yukarıya itiyordu. Beşinci sezonun ilk yarısı -bir yazarın elinden çıkmış olmanın cilvesi: bir roman aracılığıyla- bacanağın gerçeğin farkına varmasıyla sona ermesi zaten dizinin son perdesinin müthiş bir popülariteye ulaşacağına bir işaretti ve ana çizgisini sağlam ve duru kurmasının sağladığı güven ortadaydı: Birçok seyirci Dexter ile fiyaskonun tadını henüz almışken, kimse Breaking Bad'den sönük bir final beklemiyordu.

Beş sezonun sağladığı duygusal bağ ve yolculuğun verdiği deneyim, akla gelebilecek her türlü hatanın sorgulanmasının önüne geçti. Sıradan bir adamın yapabilecekleri bu kadar makul şekilde deneyimlenirken kimse bu Macbeth'in cadılarının gerçekçiliğini sorgulamazdı. Her ne kadar Breaking Bad, Walt'un eylemlerinin ardındaki esas sebebi bildiğini göstermesi ve meth aletleri arasında -kendi silahıyla da olsa- gülümseyerek ölmesi ile bir trajedi olmaktan sıyrılmış olsa da.