18 Eyl 2015

Chappie

Daha önce District 9'da bir uzaylı ile özdeşleşmemizi sağlayan Neill Blomkamp, bu kez Chappie bir yapay zekayı özdeşleşme refleksimize sunarak bizimle ciddi ve zihin açıcı bir oyun oynuyor. Ancak filmin yükselen çatışması aksiyon düzeyinde oldukça iyi kurulmuş olsa da, karakter çizgilerinin dramatik yapıya zarar verdiği söylenebilir; Chappie'nin anne ile kurduğu bağın inandırıcılığı için birkaç özel an daha, babanın insafa gelişlerinin makullüğü adına onun karakterine biraz daha serme, çok daha kuvvetli bir climax'e ulaşmamızı sağlayabilirdi. Bana öyle geliyor ki, stüdyoların iki saatlik süre dayatması, Blomkamp'ı sıkıştırmış ve yönetmenin güzel öyküsü zarar görmüş.

10 Mar 2015

Risttuules

Donuk anların zihinde büyüyerek günlerin üzerine çöktüğü bir trajedi ancak hayli canlı, kameranın durağanlaşmadığı fakat trajedi sahiplerinin -yaşamayı sürdüren bedenlerinin, öldürülmüş ruhlarının suretine bürünerek- durduğu ve sadece bakışlarıyla fotoğrafları canlandırdığı plânlarla anlatılabilirdi. Erna'nın, ailesi ayrıldığı andan itibaren fotografik imgelere dönüşen ve şiirsel mektupların karakterlere sesini verdiği sürgün yolculuğu, eve dönüş ile yeniden hareketli imgelere dönüyor ancak genç yönetmenin Erna'nın mektuplarına bir cevap niteliğinde Erna'nın eşinin ağzından yazdığı mektup, ailenin en azından öyküsünün bir trajediden uzaklaşabilmesini sağlamayı tercih etmiyor.

Martti Helde, 2014


9 Şub 2015

Ida (2013)

Alışıldık bir, ‘ölüm sonrası’ yol hikâyesi, aslında yahudi olduğunu öğrenen bir rahibe ve hafifmeşrep bir yargıç ekseninde, soykırımla dirsek temaslı filmlerin ülkesi Polonya’ya taşınıyor ancak bu kez, temas bir kapanış niteliğinde: Ida, olanlar olduktan sonra artık kendilerine yönelmiş, yeniden bireyselleşmiş karakterler çevresinde kuruluyor. Kulağımıza çalınan bir arka plân cümlesi Yeni Polonya’dan söz ederken, Ida da teyzesiyle birlikte çıktığı yolculukta, henüz tanıştığı kimliği ve sahip olmayı seçtiği kendi arasında gidip geliyor. Kabullenme gerçekleşmeden evvel, hele ki neyi feda ettiğini henüz keşfetmemişken, elbette ipler komplekslerin elinde; gece eğlencesinden dönen teyzeye elindeki tek erkek olan İsa’yı da kaptırma ihtimaline tahammül edemeyen Ida’yı ancak, ufak flört sözcükleri uykuya yatırabilir.

Kabullenme ve tecrübeye girişme aşamasından sonra ise Ida, filme değerini veren seçimini yapar: Feda ettikleri, ‘yeni’ olmaya değer değildir. Ida’nın sakince geri dönüş yolunu teptiği plân ise, olabilecek en duru ve etkili twist.

Boxtrolls, The

Tipik bir toplum alegorisi animasyonu olarak The Boxtrolls alt sınıfı temsil eden kutu cücelerini şirin ve masum göstermeye hayli çabalıyor ancak onları dilsiz ve zekası düşük göstermekten de geri durmuyor. Orta sınıf, üst sınıfa yaranmak ve onlara katılmak için alt sınıfı ezmeye çabalar ancak kendini iyilerden görmeye fena hâlde ihtiyaç duyan kırmızı şapkalı orta sınıfın, ne yaparsa yapsın, elitliğin sembolü peynirlere alerjisi vardır; sınıflararası geçiş bu peynirsever dolu memleketin fıtratında yoktur.

Fury (2014)

Fury, dramatik sahnelere ulaşabilmek adına, felaket bir savaşın ortasında yer almıyorlarmış gibi başlarına sürekli iş açmaya çabalayan altı kişilik bir tank ekibini konu alıyor. Ekseninde yer aldığımız genç adam dahil, hiçbir karakterin kahramanlıklara atılmak için yeterli motivasyonu yok; savaşın buna ihtiyacı yok ancak filmin ne yazık ki var. Yine de hem aksiyonun, hem de o –muhtemelen filmin tohumları olan- dramatik sahnelerin kurgulanışı Fury’yi yükseltiyor.

Baba figürünün kendini feda etmesi ve genç adamı acı dolu bir tecrübeyle geri kalan yaşamına uğurlaması, alışıldık bir kahraman olma stratejisi. Brad Pitt’in bu kariyer adımı, elbette Bruce Willis’in kendini, kızını isteyen adam uğruna feda etmesi kadar (Armageddon) aşkın bir mertebeye atılmıyor ancak iki aktör arasında birtakım benzerlikler oluşmaya başlamadı değil. Yaşlanan bir Brad’den çok çekeceğimiz olabilir, ve savaş kahramanlığı adına bir kolaj çalışması olmaya yakın Fury de neredeyse bunlardan biri.

‘Wardaddy’ bir kez daha tank-siperinden çıktığında o ölümcül kurşunu yiyeceğini elbette biliyordu; fakat Brad olmak bunu gerektirir…  Tüm diğer dramatik anlardaki gibi (film bundan ibaret), bunu süzecek durgun saniyelere sahip olmamız ise filmin iyi yanı.

21 Oca 2015

Birdman (2014)

Kendini öldürmeyi dahi beceremeyen yılgın bir süper kahraman, elbette diegesis'in yalnızca fazlasıyla öznel kısımlarında yer çekimine karşı koyabilir veya hayatının oyuncularından farksız olan nesneleri fiziksel temas olmaksızın kontrol edebilir. Bu kez terse çevrilmiş bir şekilde, sahne arkasının aksine sahneye çıktığında ise, sahnenin dışında her yerde mış gibi davranan doğuştan aktörün de silkelemeleriyle gerçekliğe döndürülecek ve saygın bir eser üretme çabasının nasıl da sadece kendini önemli hissetme arzusundan kaynaklandığı ile yüz yüze gelecektir. Sevgi ve hayranlığın farkını idrak edebilmek, plan sekansların ayrımlarını fark edebilmek kadar zor. Hele ki soundtrack mutfaktan verilir, hayli sakar bir girişimin ardından kahraman maskesi burna ancak bandaj olarak takılır, karakterin Twitter takipçi sayısının artması ve klozette oturan öfkeye veda etmesiyle o baygınlık geçirten katarsis tema müziği yükselir ve çözüm yalnızca ikiyüzlü bir kendini kandırma ile gelirken.

2 Oca 2015

The Babadook

Babadook'un anne ekseninde dolaşacağı, henüz açılış karabasanından ima ediliyor. Babadook'un oğula kendini ilk olarak annenin zevk dolu mastürbasyonu sırasında göstermesi tesadüf değil; çocuğuna sahip olurken erki ortadan kaldıran anne, cinsel dürtülerin yakın plânlarını vermeye başlamış oğlunun iteklemesiyle suçluluk duygusunu öfke olarak dışavurmaya başlar. Babadook, annenin vicdanı, süperegosu, erki. Annenin içindeki baba. Annenin oğul ile nihai bir kavuşma yaşamasının önündeki engel. "If it's in a word. Or it's in a look. You can't get rid of... The Babadook."

17 Ara 2014

Gone Girl (2014)

Yazar Gillian Flynn, kadınları sevmediği söylendiğinde suratına alaycı bir gülüş konduruyor olsa gerek; doğru ya, sinema tarihinin dörtte üçünden fazlasında sırıtan kötü adamların yazarları da öznefretlerini dışavuruyorlardı. Kolaycı çıkarımların zararı, doğrucu güdümlü, arzularına yabancı otosansürle yine yazılanlara uğruyor.

Yaşamını kalemiyle yazmaya çalışanlar kendilerini sık sık gündelik gerçekliklerini çatısıyla ve detaylarıyla oynanmış bir geleceğe taşırken bulurlar ve bu öyle hoşlarına gider ki, yaşamlarının geri kalanını bu kurmacada geçirme fikri pek bir cezbedici gelir zihne. Gone Girl, 4 Temmuz'dan bir gün sonra eyleme geçen Gone Girl, kısıldığı kapanı tembellik ve korkaklığından şiddete dönüştüren her bir adamdan, adamlar kitlesinden alınmış göz korkutucu bir intikam: Sana zekamı göstereceğim zaman zaman başarılı, zaman zaman işsiz, zaman zaman yakışıklı, zaman zaman sevimli, çoğunlukla vakte yorgun düşen ve eskiyen, akla ilk gelen zevklerden öteye geçememiş tip; sana zekamı göstereceğim ve seni beni uzun zamandır kendinden uzakta, kapalı tuttuğun sıcak görünümlü yuvana hapsedeceğim. Ve itiraz edemez, yuvamızı yıkmaya kalkışamazsın; çünkü onlar, dışarıdakiler, seni paramparça ederler.

Bu intikam elbette iktidar gözün sahibi seyirciye de yönelecekti; kadın uzun süre seyirciden fazlasını bilir ve günlüğünden yükselen voice over ile, diğer karakterlerle oynadığı gibi bizimle de oynar. Bu kuvvetini ve bizim her bir karaktere nasıl da sırasıyla, ayrı ayrı, en ufak bir yönlendirmeden bir evcil hayvan gibi etkilenerek sempati duymaya başladığımızı da doğrudan dillendirir ve donuk gözlerini kırpar.

Kafatasımı parçalamak mı istiyorsun? Bence sana kendimi sevdirebilirim.

15 Tem 2014

Under the Skin (2013)

Cesur filmler hiç kabul görmüyor değil, fakat Under the Skin'in uyarlandığı romanı kendine patron edinmemesi, muhtemelen bir uzaylı kurdelesiyle pazarlanması ve bir adet Scarlett Johansson içermesi, ortalıkta bolca tuhaf yorumun dolaşmasına neden olmuş belli ki. Filmin bazı gösterimlerinin yuhalandığı söyleniyor.

Bu oldukça serbest uyarlamayı oldukça serbest okumaktan kendimi alamadım; alternatiflere gözüm neredeyse kördü. Film bana, karakterinde ani bir değişikliğe giderek neredeyse tanıyamadığım birine dönüşen, eskisinin aksine tüm suratını makyajla kaplamaya ve geceleri erkek avına çıkmaya başlayan, kendinden kaçmak için her şeyi yaptığını düşündüğüm bir arkadaşımı düpedüz hatırlattı.

Uzaylı: Nasıl konuşması gerektiği üzerinde çalışarak 'gerektiği gibi' iletişim kurmayı öğrenen kadın, erkeklerin övgüsüne mazhar olacak donuk gözlerine kavuşmuş olur; hareket dahi edemeden ağlayan ben'i ortadan kaldırır ve sevişebileceği, onu isteyen istemeyen her yalnız erkeği avlamaya koyularak onları gizli havuzunda posa hâline getirir. Soğukkanlı avcının zaafı kendini keşfinde; kalabalık bir caddede özgüvenle yürürken yere kapaklanışının ardından tepkisiz kalmayı başarırken, yüzü neredeyse olmayan bir adamın, avına çıkılmış erkeklerin aksi erksizliği, ten temasıyla birlikte kadını sarsar. Kendinden emin kuvveti kendini kaybeder; mekanik ölümcül kadın, artık erkekler tarafından yönlendirilmeye başlar. Donuk gözleriyle kendini erk sahibi kılmış olsa da sokağın aklını bulandırmasının önüne geçemeyen kadın için, süslenmiş pastanın görünümü güzel, tadı rezalettir. Bir erkeği yaşam alanıyla birlikte tanımaya karşı koyamaz ve sevgiye teslim olmaya başlar. Ancak erkek anlamış olmasa da, bunu yapabilecek bir gerçekliği yoktur artık. Duvarsız bir inzivaya çekilmeye kalkışır, ancak gerçekliği oracıkta duran doğa avcılarla doludur; ormanda erk tarafından kovalanarak avlanır. Sahte derisi dökülür. Erk, derisine dokunamayacağı bir kadını kendiyle bırakmaktansa, yakarak yok eder. Diğer yanda, kadınla doğrudan ilişki kurmayan yardımcı erk, kendini unutarak ölümcülleşmiş kadını kendi'ne yönelik sarsan erksizliği tez vakitte ortadan kaldırır.

Jonathan Glazer, 2013



9 Tem 2014

Silsile (2014)

Tek sözcükten oluşan yerli film isimlerine içimde bir önyargı oluşmuş; Silsile'ye dair olumsuz ön izlenimlerim, American Hustle'ı andırmasından çok bundan kaynaklanmaktaydı. Neyse ki her zaman inatçı değilimdir: Silsile görünüşte-ışıltılı yaşamlardan kopardığı karakterlerini, gerekli kısa plânlar dışında bu ışıltılı yaşamı üzerimize yürütmeye çalışmaksızın, esas işlerinin döndüğü ara sokaklara atıyor ve çok derin olmasa da ara sokaklarına daldığı karakterlerini fazla tanımlayıcı olmadan tanıtmakta da becerikli davranıyor. Zoom'larla az da olsa iç yüzüne inilen Karaköy ayaklarımızı yere bastırırken, tek geceye sıkışmış paniklerin bir kısmının aşırılığı öykünün bunu ihtiyaçtan 'uydurduğu' hissiyatı verse de aksiyon anlarını gerçekçi kılan kamera çalışması ve arka plân öykülerini ufak detaylara sığdıran diyaloglar ile oyuncuların diyaloglarla neredeyse kimyasal uyumu, bu muhtaciyet ortamında bazı gedikleri görmezden gelmemizi sağlıyor.

Meşguliyeti pahalı adamların bireysel sıkıntıları kurbanını alt sınıftan seçiyor; ancak bu düz ve artık sıkıntı vermiş ifadeyi karşılayan, ezberlediğimiz birçok seri üretimin aksine bu kez ne alt sınıfın çocukları saf, ne de özdeşleşmemiz sağlanan ve dostunun ikiyüzlülüğünü ona sermekten çekinmeyen yarı-girişimci genç içten pazarlıksız. Zaten mevzunun kılcalları göstermeye çalışıyor ki, bürokrasi, sağlık, dostluk, aşk, iyi niyet çabası... hepsi içten pazarlıklı. Bunu bilsek de nihayetinde değişmeyen şey; kurban kötü haberi Galata Köprüsü'nde alır ve kanatları postmodernizmle kırılmış ölümcül kadın, zorluk çekse de ciddi bir zarar görmez.

Peki, eve neden martı girdi?

29 Nis 2014

33. İstanbul Film Festivali

Denk geldiğim kitlelerin bir jesti değilse bu, festivalin seyircileri de festivalin her yılında büyüyor; henüz iki üç sene evvel en ufak bir cesur şiddet aşırılığında veya zaman algısını ölçen minimalizmde akın akın filmi terk eden tahammülsüzlük, festivalden çekilmeye veya telefon-organından ve gösterim-sırası-dışavurumculuğundan feragat etmiş gibi.

Daha çok, başka bir yöntemle ulaşma ihtimalimin düşük olduğu filmlere yöneldiğim festivalin benim için doruk noktası, The Mill and The Cross kadar olmasa da meydan okuyan durağanlığı ve atıflarına rağmen şiirselliği tarafından sımsıkı kavrandığım Field of Dogs oldu; organ müziği ve kilise gölgesi altında, kültürel trajediyi karakterinin özeline yerleştiren Lech Majewski’nin filmi, hissedilerek kavranacak, beğeni yaşları döktüren bir eser.

Hissederek kavramayı anlamakta yardımcı olabilecek bir karşılaştırma: Öykü yapısını geri planda bırakarak sinematografi ve ses tasarımıyla “hissettirerek” kavratmayı deneyen Kumun Tadı, önemli bir şeyi unutmuş gibi görünüyor: (cümlelere dökülmesi gerekmeyen) Sözün, varlığını göstermesi. Tekniği ve imgelere bakışı, kendini “bizim toprakların” dayatmalarından kurtarmış olsa da, karakterlerin dile gelmeyen buhranlarının ulaşılamayan derinliği, filmin yanaşmaya çalıştığı stili yarı yolda bırakıyor.

Kendi yönetmenlerini ve akımlarını-kültürlerini oluşturma çabası gözlemlenebilen festival bu sene de, leb sindirilmeden leblebi akımı önermelerinin ortaya atıldığı Yunanistan’dan beslenmiş görünüyor. Kynodontas, Attenberg ve benzer birkaç diğerinin verdiği önizlenim yüzünden muhtemelen beklentileri karşılamamış olan Miss Violence, yavaş yavaş eskimeye başlayan aileiçi şiddet hikayelerinden birini, bu kez iktidarı nihayet teslim ettiği kadına da şiddetin cezbini anımsatarak meselesinin cinsiyet değil, iktidar olduğunu gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında, filmin aniden karar değiştirerek, genç kızın cinsel olarak kullanılmasını uzun uzun izlememize izin vermesi tutarsız değil –ancak gerekliliğine ikna olmak da zor olduğundan, bu eski hikayenin yeni olmaya çalışan bakışı zayıflıyor. Miss Violence, tıpkı festivaldeki bir diğer Yunanistan filmi “The Enemy Within”in (O ehthros mou) alışıldık bir “adaleti kendi elleriyle sağlama” öyküsü anlatarak yaptığı gibi, aile ve toplumun değerlerini sorguluyor ancak Giorgos Lanthimos ve Athina Rachel Tsangari gibi isimlerin yapısal olarak da sertliği tercih ettiği stilin izlerini taşımıyor.

Coğrafi yakınlıklarına rağmen bambaşka bir kültürde, Humus’ta bu sorgulamalar su yüzündeki çatışmalarla sıcağı sıcağına, geri çekilip bakan bir mesafe ile değil kendini cephesinin ortasına atmış bir kamerayla yapılıyor; Talal Derki The Return to Homs ile, üç yıl boyunca başta direnişin daha sonra savaşın bağrında, militan lideri karakteri Basset’i takip ediyor. Belgesel karşıt taraflara yaklaşmaktan çok, karakterlerinin özellerini ve bakışlarını yansıtıyor; karakterler bir yandan kayıplar verir ve sıkıştırıldıkları bölgelerde  mücadeleye devam etmenin yollarını ararken, diğer yanda yerle bir edilmiş evlerinde özdeşleştikleri eşyaları trajik gülümsemeler eşliğinde buluyorlar. Humus’a dönüş gerçekleşse bile, özlenen eve varmak zor gibi görünüyor.

Atıl İnaç’ın Daire'si ise başka bir anlamdaki bir eve dönüş hikayesi. Felsefe akademisyeni olan karakteri aracılığıyla “ölüme giden yolda” takılıp kaldığı bürokrasiyi trajikomediyle sorgulayan film, kasaba insanlarının Anadolik problemlerine ister istemez üstten bir bakış atarken tinsel varoluş problemi ve dünyevi bürokrasi sıkıntısı arasında önerme bulanıklığına düşerken, destek karakterini kahramanın katına çıkararak bir de odak problemi yaşıyor ve tıpkı Nietzche okuyan yılların akademisyeni karakterinin hâlâ “Tanrı”nın varlığını sorgulamasıyla verdiği gibi, kafası karışık bir izlenim veriyor. Çoğu, parlayıp sönen yerli girişimler gibi, uçak inmiyor olmasına rağmen memur çalıştırmaya devam eden havalimanı ve çalıştığı tiyatronun kapanmasıyla gassal olmaya çalışan inancı zayıf kadın gibi ironik öykü parçacıkları da sade bütünlüğün yokluğunda kaybolup gidiyor.

Ercan Kesal’ın James Gandolfini’yi andıran işçi karakteriyle, Sartre’ın benlik çözümlemelerini işçi sınıfına taşıyan Tayfun Pirselimoğlu, Ben O Değilim ile, bir fikrin doğru kalıplara konduğunda eskimişliğin kokusundan nasıl sıyrılacağını da gösteriyor. Sorgulamayı kendine ait görmüyor, karakterinin bakışını sınıfından soyutlamıyor; minimalizminden mizah çıkarmayı, önermesinin gerçeklik dengesini kurmayı sakince başarıyor.

“Ben O Değilim” tek durağan plânda gerçekleşen mizahi ve ironik özel yaşam aksiyonları ile bana Cristi Puiu’yu hatırlattı. En son “Aurora” ile uzun ve detaycı bir eğlence yaşamamı sağlayan yönetmen bu kez bir ‘geçiş’ filmiyle, Trois exercices d'interprétation (Üç Oyunculuk Egzersizi) ile festivaldeydi ancak bu uyarlama-egzersizde başta oyuncular serbestlikle salınıyor gibi görünse de, bir bütünlüğün elden bırakılmadığı ikinci perde ile anlaşılıyor. Oyuncu ve diyalog-tabanlılığına rağmen, Cristi Puiu’nun durağan bakışı keyif veriyor.

Kuma’dan sonraki ikinci filmi Risse im Beton (Betondaki Çatlaklar) ile Umut Dağ bu kez erkeklerin merkeze alındığı bir mikro-sosyolojik öykü anlatıyor; yönetmenin Avrupalı bakışından gelen duru anlatımı kılçık barındırmasa da, Avusturya’daki göçmenlerin varoş cemaatini çekirdek baba-oğul ilişkisi eksenince inceliyor olmak dışında, işlediği alışıldık hikayeye yeni bir bakış kattığını söylemek zor.

Işıltılı bir salon, iyi genler, üst üste binen gülücükler. Återträffen (The Reunion) twistini orta noktasında yapan bir intikam hikayesi. Kişilik özellikleri yüzünden okul hayatı boyunca dışlanan Anna Odell, davet edilmediği buluşmaya gitmiş olsaydı neler olabileceği üzerine bir kurmaca film yapar ve bunu okul yıllarında kendisine kötü davranmış olan arkadaşlarına izletir. Bu kez “gerçek” karakterler, tıpkı Anna’nın filminde arkadaşlarını ona neden kötü davrandıkları konusunda sorguladığı gibi, kendilerini canlandıran oyuncuları saldırganca sorgulamaya girişir. Kişinin kendine yönelen bakışını bozmanın rövanşı alınırken, bahçelerle çevrili huzurlu İsveç evlerinin üzerinde salınan kamera, huzurun görünümde olmadığını ima eder.

Beklenmedik değil: İzleme deneyimini diğer insanlarla paylaşmaktan hoşlanmayan biri olarak her geçen sene, festivale ilgim de azalıyor. Fakat bunda aslan payı benim mizacımda değil, festivalin hissiyat kaybında. Festivalle tanıştığım Emek Sineması'nı artık ancak hayal meyal hatırlayabiliyorum ve bu anımsamalarda, fuayenin her yanında Lale Kart satılıyor.

28 Şub 2014

Treme

"Mutluluk değildi aradığı; üçüncü kadeh rakıdan sonra bunu çok iyi hissetti, mutsuzluğu tercih ettiği bile söylenebilirdi. Önemli olan o mutsuz birliktelikti, bütün dünyanın dışarıda kalacağı iki kişilik bir merkez kurmaktı."

Bu alıntı Treme'den değil, Orhan Pamuk'un Kar'ından. Ka kendisini çevreleyen toplumsal çıkmazdaki umutsuz birliktelik arayışını şiiriyle dışavuran bir karakter; umutsuzluğun ve kaygının ancak sanatvâri bir sırt sırtalıkla dayanılır kılındığını yansıtır, tıpkı Come Worry With Us'ın müzisyenleri veya Treme'nin insanları gibi. Treme, New Orleans, müzikle yaşar; yoz bürokrasinin doğayla el ele bozguna uğrattığı bir topluluğun bu umutsuzlukta birbirlerine ve müziklerine sarılmaktan başka çareleri yoktur. David Simon'ın tıpkı The Wire'da yaptığı gibi kurmaca bir sosyolojik ağ örmesi sonucu, öykü çizgileri birbirlerinden neredeyse tamamen bağımsız ilerliyor gibi görünen tüm karakterler aslında tek bir çatışmanın, ortak bir çaresizliğin ortasındadırlar; ne birinin kitlelere ulaştırabildiği müzik diğerinin finansman sağlayamadığı politik çığlıktan daha hüzünlüdür, ne de birinin seçtiği aile yaşamı diğerinin seçtiği sözde çarpık tarzın üstündedir. Kimi bu çukurda intihar eder ve ardında ısrarla mücadele etmeye ve Godot'yu beklemeye devam eden idealist bir avukat bırakırken, kimi 'hiçbir şey yapmadan' şehrin kör rantları üzerinden zenginleşiyor olsa da sırt sırta vermiş umutsuzlar tarafından ortak kültür alanlarının kıymetine ikna edilmeye çalışılır.

Treme, seçtiği alternatif öykü yapısı ve bol müzikli Mardi Gras bölümleriyle dördüncü sezonda son notalarını çalmış olsa da, çaresizliğin ortaklaştığı her yerde müzik yükselmeye devam edecek. Gezi'deki gibi.

Stories We Tell

En güçlü söylem, en kişisel olandan çıkıyor. Sarah Polley aslında üstün bir cesaret örneği gösteriyor; ailesinin sırlarını onlarla doğrudan ve ağırbaşlılıkla yüzleşerek açığa vuruyor ve bunu, klasik dramatik yapı dahilinde yapıyor. Yapı hayattan beslendiğine göre, kendi aile geçmişini bu yapıya oturturken pek de zorlanmamış olsa gerek.

Stories We Tell, kesişen yaşamların aynı önermeyi ne kadar farklı öyküleştirdiğini de gösteriyor; yaşanan ne olursa olsun, her bir zihin bir başka öykünün yaratıcısı. Buradan hareketle; "ne anlattığın değil, nasıl anlattığın." Üstelik her zihin kendi hatıralarının üzerine gittiğinde kendine özgü hakikate ulaşabiliyor.

27 Şub 2014

Les Salauds

Claire Denis, 2013
Kadının erkek seçiminde 'erkek işi' icra etmeyi ve fiziksel kuvveti ön planda tutması beni memnun etmez; doğayla her zaman iyi anlaşmak gibi bir taahhütüm olmadığı gibi çıkarlarıma uygun düşmeyen yönelimlerin haklı zeminlerini de itiraf etmeye gönlüm yok. Ancak bu, yukarıdaki planı beğenmemeye ve hatta sevmemeye koşullanacağım anlamına gelmez, neyse ki.

Kadının erkeği seçişini, bu basit ve sessiz tek planda vermek mümkün. Fiziksel işe girişen bir erkek ve onun ütüsüz gömleği. Sinema; her defasında şaşıyorum!

18 Şub 2014

Come Worry With Us!

Ortak bir çaresizliğin keşfi ve dile getirilmesiyle yükselen öfke, hele ki kişiselliği ön plâna çıkarılırsa, sanata dair biraz olsun belirginleşmiş bir tanımlama girişimi veriyor zihnime. Her şey güzel olduğunda, sanat da geçici bir şımarıklık oluveriyor.

Come Worry With Us ile Thee Silver Mt. Zion'ın özel yaşamına mesafeli bir adım atıyoruz. İnternetin yaygınlaşmasıyla düşen gelirler ancak buna rağmen prensip gereği arttırılmayan konser bileti fiyatları, bebekli turneler, erkeğin ve kadının geleneksel rollerine bürünmekten kaçınma denemeleri, öfke dışavurumu ve isyan girişimleri. Popüler olmayan grupların tek gelir kaynağı olan turneye çıkacak bütçeyi dahi zar zor bulan bir müzisyen olarak, insanlar zar zor para kazanırken bir konser için uçuk fiyatlar talep etmenin adaletsiz olduğunu düşünen ve 'buna daha çok ihtiyacı olan müzisyenler var'ken devlet desteği almayı reddeden Efrim elbette daha kötüsünü gördüğü için bunu yapabiliyor; ancak ne kötüler görmesine rağmen köşeyi dönmesiyle her şeyi geride bırakma cüretini gösteren nice yüz, bizim gibi fukara edebiyatına bayılan topraklardan hiç uzakta değil. Neyse ki ihtişamlı eserler çoğunlukla ilk grubun kaleminden çıkıyor da, öfke ihtiyaç duyduğu yolu bir şekilde buluyor.

Plânlı sohbetleriyle biraz kuvvet kaybeden belgesel, müziğin gerisinde kalmamak adına, eserlerden ufak kısımlar barındırıyor. Bu bir hayranı üzebilecek olsa da filmin duruşu adına olumlu; 'gel bizimle dertlen' ismine uygun olarak, geçim durumlarına ve bebekli müzisyen yaşamına odaklı kalmak da bu tür filmlerin en muhtemelen problemi olan bütünlük eksikliğini "büf"lüyor.

Filmin sonlarında bir halk protestosu başlıyor. Hükümetin eylemleri engellemeye yardım olacak bir yasa oluşturmasıyla, sokaklara dökülerek tencere-tava çalan insan sayısı daha da artıyor. Öfkeyle başkaldıran müzisyenler için bugünler, tıpkı bizde olduğu gibi, 'biteceğini biliyorduk ama hiç bitmesin istiyorduk' günleri. Tıpkı Thee Silver Mt. Zion ve benzerlerinin müzikleri gibi.

23 Oca 2014

Her

Her'ün fikrini bedenli zihnin doğrudan bedenden soyutlanmasına götürmemiş olması beklentileri terse yatırabilir ancak bu odağı kaybetmeme seçimi filmi duygu yoğunluğu yönünden kuvvetlendiriyor; yine de bu yola girmeyi yoğunluğa tercih etmeyeceğimi söyleyemem, hele ki 'duygularım gerçek mi yoksa programımın bir parçası mı', bilemezken.

Her daha özdeşleşme öncesi bizi yalnızlığımızda yakalıyor; kendine gerçeklerle başa çıkmakla uğraştırmayacak bir eş bulan Theodore gibi, birçoğumuzun da kendini yakın hissettiği film mi yoksa filmin yalnızlığımızı içine fırlattığı ılık ve çaba gerektirmeyen teknolojik dünya mı?

Boşanma evraklarının imzalanışı sırasında öten kuşlara cevap veren ev arkadaşlarımız muhabbet kuşları, kendinden sonraya birçok açılım imkânı tanıyan filme imzalarını kattılar; başka insanların mektuplarını yazarak sözde yapay duygular üreten ancak yarattıklarıyla birçok zihnin 'deliliğin toplum tarafından kabul görmüş hâline' hitap eden Theodore'un işletim sistemiyle yaşadıkları belki aynadaki kendisiyle aşk yaşayan bir muhabbet kuşundan farksız, ancak işe yaradığı müddetçe yetinilebilir bir dünya.

11 Oca 2014

Boardwalk Empire Sezon 4

Üçüncü sezon doruğunda ortalığın toz duman olmasıyla, dördüncü sezonunu her zamankinden daha ağır bir tempo ile örmek durumunda kaldı Boardwalk Empire. Terence Winter’ın The Sopranos’tan taşımakla kalmayıp, ileriye götürdüğü bir alışkanlık: Harika karakterler yaratıp bu karakterleri ‘hakkını vererek’ öldürmek; yarattığına duyduğu beğeni ve takdiri, satır aralarına minnettarlık sızan son sahnelerle dışavurmak. Jimmy Darmody Boardwalk Empire’ın karakterini tam olarak açığa vurdu ilk darbeydi; bu evrende ne dokunulmazlar, ne de haklılar var. Tony Soprano’nun aksine Nucky’nin karakterinin derinliklerine yalnızca temas edilen bir eksen karakter olması göz önüne alınırsa, bu “dokunulurluk” son sezon olacağı açıklanan beşinci sezonun final bölümü öncesinde Nucky için dahi geçerli olabilir.

Dördüncü sezon ağırlaşan tekinsizliğin ilk işaretlerini sadık yardımcı Eddie Kessler ile verdi; dizinin “yaptıklarına rağmen” ifadesi eklenmeden sempati duyulan belki de tek yetişkin erkek karakteriydi Kessler ve bu hâliyle kalması gerektiği öğütlenircesine, kirli işlerde aktif bir rol alma girişiminde bulunmasıyla kısa ve hızlı sürecek düşüşü başladı. Üç sezon boyunca serilmeyen arka plân öyküsü intiharına yakın serilerek üst düzey etki yakalanan Eddie, soğuk ve ailesiz Nucky’nin de oyundan çekilme arzusu duymasına neden olacak bir sürecin de ilk tohumlarını atmış oldu.

Gillian Darmody televizyon için fazlaca cesur, kalıcı bir trajik femme fatale; hem arka plânı ve duygu-düşünce durumuyla mitleri tekrar canlandıran ve ileriye götüren bu kadının yarattığı tüm kötücül duygulara rağmen "sublime" bir sempati görmemesi zor. Dizinin bana göre zirvelerinden “Under God’s Power She Flourishes” bölümünde tesadüf olmayan bir şekilde flashbackler aracılığı ile hem öz oğlu ile seviştiğini öğrendiğimiz, hem de oğlunun “Finish him, God damn it,” iteklemesiyle öz babasını öldürmesine yol açan Gillian, bununla birlikte karısının da öldürülmesi ile düşüşü geri dönülemez bir noktaya varan Jimmy’nin ardından oğluna benzeyen bir genci küvetinde aşırı doz ile öldürerek sıradışı nitelikte bir karakter olmayı da aştı. Ancak tüm femme fatale’liğine rağmen Gillian trajik bir karakter; hayatına giren bir erkek aracılığıyla kendisinin dahi beklemediği bir değişim yaşayan ve alıştığı hayattan vazgeçtiği gibi, yaptıklarını kötü kabul ederek sevdiği erkeğe itiraf etmeyi dahi becerebilen Gillian, bu anın hemen ardından bizimle birlikte hayatının şokunu yaşayacak ve tüm sezon boyu yakınlaştığı erkeğin kendisinin bu itirafını kollayan bir özel kolluk görevlisi olduğunu öğrenecekti. The Sopranos, The Wire, Boardwalk Empire gibi kalemlerin genellikle tercih etmediği, işaretleri yeteri kadar sezdirilmemiş ancak Gillian’ın trajikliği sebebiyle etkisi yadsınamaz keskin bir twist.

Baştan sona özgün ve gözbebeği bir karakter Richard Harrow. Jimmy’nin ardından kısmen aldığı intikam ve Tommy’i de yanına alarak bulduğu aile ile huzur kırıntılarına kavuşmasıyla gelişimi tamamlanmış, çizginin sonuna gelmiş değişilmez bir yardımcı karakterdi Richard. En güven veren özelliği keskin nişancılığında, son görevinde başarısızlığa uğramasıyla trajedisini de sonlandıracak sahile vurdu. Hak ettiği şekilde, şiirsel bir sezon sonu: Hayallerinde kavuştuğu sıcak bir aile ve hakikatte yüzümüze yansıyan, kıyıya vuran dalgalar eşliğinde artık çıkarıp attığı maskesi ve kanlı eli.



Saflar sıklaşır ve ana karakter Nucky dışa yansıttığı tüm soğukluğuna rağmen duygusal bir yıkım eşliğinde gerçeklikten yılmaya başlarken, Boardwalk Empire da son sezonuna giriyor. Yükselen bir Al Capone, harcayacak daha birçok özgün karakter ve bana göre erken olacak, fakat ihtişamlı bir kapanışın güvenini veren bir final ile.

8 Oca 2014

You're Next (2011)

You're Next'te kurban, faşist bir kuruluşun pazarlama bölümünde görev alan baba sayesinde zenginleşen bir aile iken, nalları diken ilk karakter "entelektüel belgeselci" olarak tanımlanan genç bir adam; ona bir sanat dalı olarak reklamcılığı öven ve reklam filmleri üretmeyi düşünmesini tavsiye eden oğul ise aldığı saldırılara rağmen bir hayli dayanıyor. Diğer yanda kısmen kazanan ise, 'şımarık' ailenin aksine zor şartlar altında yetişmiş gelin adayı Erin. Şuuru şüpheli sinyaller.

Filmin özgün yanı ise kurbanın gizli pelerinini ortaya çıkarırcasına saldırgan hâle bürünmesi ve düşmanlardan daha vahşi eylemlere girişmesi; üstelik bu kurban, ani dönüşümüne kadar sevgi dolu olarak serilmiş genç bir kadın.

6 Oca 2014

Rush (2013)

Ron Howard-Peter Morgan işbirliğini sağlam kılan, çatışmalarının özünü en ince noktalarından yakalayarak sermeleri; mücadelenin kendini gösterdiği alan ne olursa olsun, karakterlerin uzlaşmaz yaklaşımları esas mücadeleyi ortaya koyuyor ve karakterlerin gelişim çizgileri buna hizmet edecek şekilde filmin her bir sahnesine sızarak doruğa doğru, boşluksuz yol alıyor. Nasıl ki Morgan'ın adapte ettiği The Damned United kuru bir teknik direktörlük filmi değil veya Howard-Morgan'ın yine bir arada olduğu Frost/Nixon basit bir çarpışma değilse, Rush da parlak renklerle kaplanmış hızın cazibesi ile sınırlı değil: Sonuna kadar rekabet veya yetinme ile edinilebilecek bir mutluluk; istikrarlı bir başarı veya tek bir şampiyonluk ile doyurulmuş bir benlik; öyle kazanan olma hissine kavuşmak, veya böyle kazanan olma hissine kavuşmak.

5 Oca 2014

12 Years a Slave

Özgür bir adamken, siyahilerin köle olmalarından çok kendi kişisel özgürlüğünü ve aile mutluluğunu umursayan bir adam olarak Solomon'un karakter çizgisinin bu bakışı çerçevesinde şekillenebileceği düşünülebilirdi ancak John Ridley ve Steve McQueen romanın ötesine geçmeyi belli ki tercih etmedi. Pazarlanabilir isimler sekans sekans filme girip çıkar ve McQueen'in imzası birkaç sahne ve plânla sınırlı kalırken, 12 Years a Slave dramatik seçimleri ve oyuncu performansları ile kitle ödüllerine göz kırpıyor ancak Hunger ve Shame'in özgünlüğünün yanından geçemiyor. Yönetmenin ünü için büyük, modern köleler için küçük bir adım.